Menü

 

 

 

 

 

KANSER HAKKINDA TEMEL BİLGİLER

 

 

TANIMLAMA

 

Cancer (kanser) kelimesi, hem bir hastalığın hem de yengeç takımyıldızının ortak adıdır. Yengeç takımyıldızının hayvanlar âlemindeki karşılığı ise yengeçtir.

 

Ünlü hekim Hipokrat, hem Yengeç takımyıldızının biçimine, hem de yengecin hareket tarzının kanserin yayılmasına benzediğine bakarak hastalığa bu adı vermiştir.

 

  

 

 

Kanser hastalığında, vücuttaki bir hücre asliyetini kaybeder, farklılaşır, anormalleşir, çoğalır ve bulunduğu bölgede lezyon, nodül, tümör gibi isimler verilen grup veya gruplar oluşturur. Daha sonra bu gruptaki hücrelerden bir kısmı ya çevre dokulara ve organlara yayılır yahut lenf veya kan damarları vasıtasıyla vücudun başka bölgelerine taşınır.

 

Tıpkı Yengeç takımyıldızının merkezinde bulunan Arıkovanı yıldız kümesinde yeni ve farklı yıldızların oluşması ve çevreye dağılması gibidir.

 

 

HÜCRESEL HAYATTA DNA ve RNA

 

 

Hücre (odacık), dokuların, organların, kısaca insan vücudunun temel yapıtaşıdır. Hücreler moleküllerden oluşan karmaşık yapı grubudur. Moleküller ise atomlardan oluşur.

 

Hücreler, ayrıntıya girmeden hücre zarı, gövde ve çekirdekten oluşur. Hücreyi yöneten çekirdektir. Çekirdeğin hücreyi yönetmesi kromozomlar ve kromozomları oluşturan DNA sarmalı ve RNA zinciri vasıtasıyla olur.

 

 

 

 

Hücre çekirdeğinde bulunan DNA sarmalı, tüm hücre, organ, sistem ve vücut fonksiyon ve faaliyet bilgilerinin kodlandığı bilgisayar cipsi gibidir. Saç telinden binlerce kez ince bir yapı olan DNA sarmalı, bünyesinde binlerce ciltlik ansiklopedi kadar bilgi saklar. Hücre bu bilgileri kullanarak faaliyet gösterir, beyne veya diğer organlara yapılması veya yapılmaması gereken eylemlerin sinyalini gönderir.

 

Eğilip bükülen merdiven biçimindeki çift zincirli DNA sarmalındaki genetik bilginin kullanımını ise tek zincirden oluşan RNA kontrol eder. RNA molekülleri, aynı zamanda elektrik düğmesine benzer bir görev yapar, bazı genleri açıp bazılarını kapatarak hücre içinde armoni sağlar.

 

Hücrenin bölünerek çoğalabilmesini doğrudan doğruya DNA sarmalı ve DNA sarmalının iki ucunu birbirine bağlayan Telomer sağlar. Telomer aynı zamanda DNA sarmalının hasar görmesini, başkalaşmasını, yabancılaşmasını önler. Hücre bölünmeleri devam ettikçe telomer küçülür. Telomerin küçülmesi hem DNA hasarlarına, hem de yaşlanmaya ve yaşlılık hastalıklarına sebep olur. DNA sarmalı bir nedenle ölürse hücre de yok olur.

 

DNA sarmalının bir nedenle hasar görmesi, tüm hücre çekirdeğinin hasar görmesi anlamına gelir. Bu durumda hücrenin yanlış yönetimi söz konusu olacaktır.

 

 

GENETİK SİSTEMDE HASAR OLUŞTURAN ETKENLER

 

 

Kromozom, DNA sarmalı ve telomerde, kısaca genetik sistemde hasar oluşturan en önemli etken ihtiyarlıktır. Kişi yaşlandıkça hücre bölünmesi (dolayısıyla hücre yenilenmesi) azalır. Çünkü her hücre bölünmesi, Telomerin biraz daha küçülmesine ve DNA sarmalını koruma fonksiyonunun azalmasına sebep olur.

 

Anne-baba ve üst soyda aynı hastalığın bulunması da kalıtsal faktörler nedeniyle genetik sistemde kolaylıkla mutasyon oluşturabilir.

 

Aşağıda belirtilen sebepler de, ihtiyarlama gerçekleşmeden önce telomer ve DNA sarmalında hasar oluşturmaktadır.

 

İhtiyarlıktan sonra ikinci önemli sebep radyasyondur. Elektromanyetik ışınım, teknolojinin ilerlemesiyle birlikte hayatımızın her alanına girmiştir. Bilgisayar, televizyon, kablosuz internet bağlantısı, cep telefonu, buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinesi elektronik eşya hayatımızın bir parçası haline gelmiştir ve az yahut çok elektromanyetik ışınım yaymaktadır. Hangi elektronik eşya üreticisine sorarsanız sorun, radyasyon yayımının normal sınırların altında olduğunu ve herhangi bir zararının olmadığını söyleyecektir. Oysa ticari gaye ön plana çıkmakta ve beyanlar gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca her biri normal sınırlar içinde radyasyon yaysa bile, aynı ortamda bulunmaları, kişileri yoğun bir radyoaktif ışınıma maruz bırakmaktadır.

 

Üçüncü önemli sebep cıva, kadmiyum, arsenik, kurşun, alüminyum gibi ağır metaller ve kimyasallardır. Örneğin amalgam diş dolgunuz varsa, alüminyum kaplarda yemek pişiriyorsanız veya yiyorsanız, deterjan ve çamaşır suyu gibi temizleyicilerle iç içe yaşıyorsanız, elektrikli su ısıtıcıları kullanıyorsanız her gün biraz daha fazla ağır metal veya kimyasal birikimiyle karşı karşıyasınız demektir.

 

Dördüncü önemli sebep doğal olmayan yani teknolojinin yardımıyla daha hızlı ve daha çok üretilen ve teknoloji yardımıyla daha uzun ömürlü hale getirilen yiyecek ve içeceklerdir. Bu amaçla sebzelerin, meyvelerin ve hayvanların genetiği ile oynanmakta, hormonlanmakta, ilaçlanmakta, kimyasallarla doldurulmaktadır.

 

Beşinci önemli sebep yanık yiyeceklerdir. Et, ekmek gibi yiyecekler pişirirken yanmışsa kesinlikle yenilmemeli, en azından yanık kısımlar temizlenmelidir. (Yanık yiyeceklerin yenmesi, dinimizde de haramdır.)

 

Diğer sebepler içinde virüsler ve ilaçların birçoğu da önemli yer tutmaktadır.

 

 

GENETİK SİSTEM HASARININ SONUÇLARI

 

Genetik sistemde hasar oluşmasının en önemli sonucu otoimmünite, yani virüsleri, bakterileri, kimyasal parçacıkları yok etmesi gereken bağışıklık sistemi antikorlarının otoantikora dönüşmesi ve vücudun çeşitli hücrelerine ve dokularına saldırmasıdır.

 

DNA sarmalının hasar görmesiyle, genlerdeki bilgiler eksilmekte, değişmekte, karışıklıklar meydana gelmekte, bu nedenle beyne giden sinyaller (uyarılar) hatalı hale gelmekte ve bu hatalı uyarılara dayanarak da beyin, bağışıklık sistemine bir organın veya hücre grubunun yok edilmesi talimatı vermektedir.

 

Bunu bir örnekle açıklayalım. Bilgisayarda Word programında rapor yazıyorsunuz. Şöyle bir paragraf yazdınız: “Tiroid bezindeki follikül hücreleri çok önemlidir. Çünkü T3 ve T4 hormonları, bu hücrelerden salgılanan tiroglobulin salgısı senteziyle oluşur. Aşırı iyot bu hücrelerin, dolayısıyla tiroid bezinin düşmanıdır.” O sırada acil bir işiniz çıktı ve evden çıktınız. Çocuğunuz bilgisayarın başına geçti ve oynarken paragraftaki bir bölümü sildi ve paragraf aşağıdaki hale dönüştü: “Tiroid bezindeki follikül hücreleri… tiroid bezinin düşmanıdır.” Tehlike böyle başlar. Genlerde oluşan bu hatalı bilgi beyne ulaşır, beyin derhal bağışıklık sistemine follikül hücrelerinin yok edilmesi talimatı verir, bağışıklık sistemi Anti-TG antikoru üretir ve tiroid bezine yönlendirir. Böylece Anti-TG antikorunun niteliğine göre Hashimoto Tiroiditi veya Zehirli Guatr hastalığı oluşur.

 

Kanser başta olmak üzere yüzlerce hastalığın altında yatan sebep, genetik hasara dayalı olarak, bağışıklık sisteminin ürettiği otoantikorlardır.

 

 

MODERN TIPTA KANSER TEDAVİSİ

 

 

Modern tıpta kanser tedavisi için temel olarak ameliyat, kemoterapi ve radyoterapi uygulanmaktadır. Bağışıklık sisteminin baskılanması da bir başka yöntemdir. Özellikle lösemide kök hücre nakli de uygulamalar arasındadır.

 

Modern tıpta genetik sistemdeki hasarın onarılması ve otoimmün durumun ortadan kaldırılması henüz keşfedilemediğinden, kanserin tedavisi de söz konusu değildir. Kök hücre nakli bu konuda çözüm gibi görünse de başarı durumu çok düşük kalmaktadır.

 

Mevcut sistemde ilk düşünülen ameliyattır. İlaç sanayii veya batılı tıp tarafından doktorlarımızın takmaya zorlandığı kalın çerçeveli gözlük nedeniyle başka bir yol da düşünülmemektedir.

 

Gözlüğün çerçevesi biraz daha geniş olan operatörler, organ içindeki tümörü temizlemekte, diğerleri ise bünyesinde tümör bulunan organı, hatta bitişiğindeki organları da ameliyatla almaktadır. Düzenlenen raporun sonuna yazılan “salahla taburcu edildi” sözüyle de adeta hastayla alay edilmektedir.

 

Çoğunlukla ameliyat da çözüm olmamaktadır. Ameliyat edilen hastaların en az yüzde yetmişinde kısa süre sonra metastazlar başlamaktadır. Dolayısıyla yeni ameliyatlar söz konusu olmaktadır.

 

 

KANSERDE TEMEL YAPI: TÜMÖR (LEZYON, NODÜL)

 

 

Normalde hücrelerin büyümesi ve çoğalması bir düzen içerisinde olmaktadır. Buna paralel olarak doku ve organlar da görevlerini normal olarak yapabilmektedirler.

 

Ancak bu hücreler genetik mutasyon ve otoimmünite nedeniyle anormal şekil ve hızda büyümeye ve çoğalmaya başlarlarsa, tümör adı verilen kitle oluşumuna yol açarlar.

 

Kanser hastalıkları, bu anormal hücrelerin köken aldığı organa göre adlandırılır. (Akciğer kanseri, meme kanseri, prostat kanseri vs.)

 

Genelde tümörün, tesbit edilmeden önce milyonlarca anormal hücre sayısına ulaşması gerekir.

 

1 cm büyüklüğündeki bir tümör kitlesi, yaklaşık 1 trilyon anormal hücreden meydana gelmektedir.

 

 

TEMEL OLARAK TÜMÖR TÜRLERİ

 

Temel olarak tümörler iyi huylu (benign) ve kötü huylu (malign) olmak üzere iki türe ayrılır.

 

Anormal hücrelerin oluştuğu bölgeyle sınırlı kalan ve yavaşça çoğalan hücrelerden oluşan tümörler, benign tümör kabul edilir. Benler, polipler, miyomlar, siğiller, kistler ve bazı nodüller bu gruptadır.

 

Malign tümörler ise hızla çoğalan, çevre dokulara ve organlara baskı yapan hatta içine sirayet eden, normal doku hücrelerinin de yapısını bozan, anormal proteinler üreten niteliktedir. Bunlar patolojik olarak da adlandırılır.

 

 

 

TÜMÖR BELİRLEYİCİ TESTLER

(KANSER TANISI, KONTROLÜ VE TAKİBİNDE KULLANILAN TAHLİLLER)

 

 

AFP

 

Karaciğer, testis ve yumurtalık kanserlerini saptama ve tanı koymaya yardımcı olmak için AFP kullanılır. Yaşam boyu artmış bir karaciğer kanseri geliştirme riski taşıdıklarından Siroz veya kronik hepatit B gibi kronik karaciğer hastalıkları olan kişileri izlemek için sıklıkla AFP istenmektedir.

 

Doktorunuz, en çok tedavi edilebilir evrelerdeki karaciğer kanserini saptamaya çalışırken görüntüleme çalışmalarıyla birlikte bir AFP testi isteyebilir. Hastaya hepatosellüler karsinom veya başka bir AFP üreten kanser tanısı konmuşsa hastanın tedaviye yanıtını ve kanser nüksünü izlemeye yardımcı olmak için belli aralıklarla AFP istenebilir.

 

 

CA 125 (0 – 35)

 

Özellikle over (yumurtalık) malignitelerinin takibinde kullanılan bir tümör markeridir.

 

Seröz, endometrial, şeffaf hücreli ve undiferansiye over karsinomları, endometrium veya fallop tüplerinin adenokarsinomları, bazı nonjinekolojik maligniteler ve bazı benign durumlarda (hamilelik, menstruasyon, peritoneal veya plevral enflamasyon, over kistleri, endometriozis) CA 125 düzeyi artar.

 

Ayrıca sağlıklı insanların %1’inde de CA 125 düzeyleri yüksek olabilir.

 

 

CA 15-3 (4,50 – 29)

 

Meme kanserli hastaların tanı, rekürrens ve tedavi takibinde kullanılır. Özellikle metastatik meme kanserlerinin %80’inde CA 15-3 düzeyi artar.

 

Ayrıca diğer bazı maligniteler (pankreas, akciğer, over, kolon, karaciğer vb.), hepatit, siroz, sarkoidoz, tüberküloz ve SLE’de de CA 15-3 düzeyi yükselebilir.

 

 

CA 19-9 (0 – 37)

 

Tüm gastrointestinal sistem kanserleri (pankreatik kanserler, kolanjiokarsinomlar, kolon kanserleri vb) ve diğer adenokarsinomlarda CA 19-9 düzeyi artar. Pankreatik kanserlerde sensivitesi %70-80’dir.

 

CA 19-9 düzeyi ile tümör kitlesi arasında ilişki yoktur.

 

CEA ile beraber kullanıldığında mide kanseri rekürrensinin tespitinde sensitivitesi %94’e kadar yükselir.

 

Ayrıca kronik Pankreatit, kolanjit ve siroz gibi bazı benign durumlarda da CA 19-9 seviyelerinde yükseklik görülebilir.

 

 

CA 72-4 / TAG 72 (0 – 4)

 

Gastrointestinal sistem, over ve meme dokusunun primer adeno karsinomlarının rekürrens ve tedavi takibinde kullanılır.

 

Özellikle metastatik gastrik karsinomlarda CA 72-4 düzeyi yükselir.

 

Ayrıca bazı benign durumlarda da (Pankreatit, karaciğer sirozu, pulmoner hastalıklar, Romatoid hastalıklar, jinekolojik hastalıklar, gastrointestinal sistem hastalıkları vb) CA 72-4 düzeyi artabilir.

 

 

CEA (0 – 4)

 

Kolon, rektum, akciğer, meme, karaciğer, pankreas, prostat, mide ve over kanserlerinde CEA düzeyi artar. Özellikle kolorektal kanserler ve ileri evre meme kanserlerinde takipte kullanılabilir.

 

Benign karaciğer hastalıkları, Ülseratif kolit ve polipozis gibi bazı benign gastrik ve intestinal durumlar, benign meme hastalıkları, pulmoner enfeksiyonlar, amfizem ve böbrek yetmezliklerinde de serum CEA düzeyi artabilir.

 

Ayrıca sigara içenlerde CEA düzeyi hafif yüksektir.

 

PSA (0 – 4)

 

PSA (Prostat Spesifik Antijen) prostatın epitel hücreleri tarafından üretilen ve seminal sıvıda yüksek oranda bulunan protein yapısında bir enzimdir. Normal durumdaki prostattan seruma az miktarda karışmaktadır. Kandaki yükselme, prostat hastalığının göstergesidir. PSA normalde, 4 ng/ml’nin altında olmalıdır. 4 ng/ml altındaki değerler normal olarak kabul edilmektedir. 4-10 ng/ml arasındaki değerler şüpheli sınır değerler olarak kabul edilmektedir. 10 ng/ml üzerinde elde edilen PSA değeri ise yüksek olarak değerlendirilmektedir. PSA testi sonucu ne kadar yüksekse, prostat kanseri riski de o derecede yüksektir.

 

Benign prostat hipertrofisi (Prostatın iyi huylu büyümesi), Prostat iltihabı (prostatit) durumunda da PSA düzeyi sınırda veya yükselmiş olarak bulunabilir. Ejakülasyon (boşalma) da PSA düzeyini geçici olarak yükseltmektedir. Bu nedenle, PSA ölçümü öncesinde 2 gün boyunca cinsel ilişkiye girilmemelidir. Prostat biyopsisi de PSA düzeyini yükseltmekte, bu nedenle biyopsiden en az 6 hafta sonra tekrardan PSA bakılabileceği bildirilmektedir.

 

Kanser türlerine göre ilgili diğer testler hakkında, o tür hastalık anlatılırken bilgi verilmiştir.

 

 

 

TAŞLARLA TEDAVİDE TEMEL HEDEFLER VE UYARILAR

 

 

Kanser hastalığının oluşumunda ve yayılmasında temel sebep genetik mutasyon ve buna bağlı otoimmünite olduğundan, taşlarla tedavide ilk olarak genetik hasarın onarılması ve otoimmün durumun ortadan kaldırılması hedeflenmektedir. Taşlardan bir kısmı bu amaca yöneliktir. Ancak bazı hastalarda mutasyonun ıslahı mümkün olurken bazı hastalarda sonuç alınamamaktadır.

 

Bu olmadan yapılanlar, tedavi değil, ömrü uzatmaya yöneliktir. Bu nedenle genetik hasarı onarmayan ve otoimmün durumu ortadan kaldırmayan operasyon, kemoterapi ve radyoterapi faaliyetleri nüks riskinin devam etmesini önleyememekte, çoğunlukla yayılmayı (metastazı) da durduramamaktadır. Hastalanan her organın ameliyatla alınmasının sebebi de budur.

 

Batı tıbbında henüz genetik hasarın onarımı mümkün olmadığından otoantikorların üretiminin azaltılması için bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Bu da bağışıklık sistemini çalışamaz hale getirmekte, bir yandan kan değerleri düşerken, diğer yandan vücut mikroplara karşı savunmasız hale gelmekte, iltihaplanma artmakta, dolaysıyla kısır döngü oluşmaktadır.

 

Kanserin bitkisel karışımlarla tedavisinde ise çoğunlukla temel hedef bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir. Bağışıklık sistemi güçlendirilerek hastalığın yenilebileceği düşünülmektedir. Oysa genetik hasar onarılmadan ve otoimmün durum ortadan kaldırılmadan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, kanser hastalığını oluşturan ve besleyen otoantikorların daha fazla üretilmesine sebep olmaktadır. Birçok kanser hastasında gözlemlediğim, bitkisel karışımlar kullananlarda AFP, CEA ve CA değerlerinin hızla yükseldiği ve geniş bir yelpazede metastaz yaptığıdır.

 

Bu nedenle taşla tedavi olmak isteyenlerin bitkisel karışımlar kullanmaması gerekmektedir.

 

 

Taşlarla tedavide ikinci hedef kanserli hücrelerin oluşturduğu tümör, lezyon ve nodüllerin yok edilerek temizlenmesidir. Bu hedef, operasyon geçirmemiş hastalarda, kanserli oluşumun cinsine ve büyüklüğüne göre 1 ayla 6 ay arasındaki bir sürede gerçekleşmektedir.

 

Bu hedefin daha hızlı gerçekleşmesi için taşlarla tedavi olmak isteyenlerin kemoterapi almasında yarar vardır. Taşlar, kemoterapinin yararlı etkisini artırırken, zararlı yan etkilerini de hafifletmektedir.

 

Radyoterapinin bir tedavi aracı olduğuna ise inanmıyorum.

 

Belirtmeliyim ki iyi huylu (benign) tümörlerin temizlenmesi daha uzun sürmekte, yaklaşık 8 ayı bulmaktadır. Bu nedenle kanserli hücrelerin oluşturduğu tümör, benign bir tümör veya kistle birlikteyse SUVMax değeri 0’a gerilese bile benign kist kalıntısı varlığını devam ettirebilmektedir.

 

Tümör ve lezyonlar temizlendi, hastalık iyileşti diye taşların kullanımı terk edilmemeli, en az 1,5 - 2 yıl daha kullanılmalıdır.

 

Çünkü genetik hasarın onarımı ve kromozomların normal fonksiyonuna kavuşması için, hastalığın iyileşmesi sürecinden çok daha uzun bir zamana ihtiyaç vardır. Belirtilen süreden önce takıların kullanımı terk edilirse hastalığın nüks etme ihtimali vardır.

 

Kanser hastaları hiç olmazsa 3-4 ay temiz havalı bir yörede yaşamalıdır.

 

Çünkü kanserli hücreler oksijene ihtiyaç duymadıklarından kirli hava kanseri besler. Normal vücut hücrelerinin ise oksijene ihtiyacı vardır. Kirli ortamda normal hücrelerin kanserli hücrelerin saldırısına maruz kalması daha kolaydır.

 

Tüm otoimmün hastalıklarda olduğu gibi kanser hastalığının tedavisinde de doğal beslenme çok önemlidir.

 

Hazır yiyeceklerden ve içeceklerden uzak durulmalıdır. Olabildiğince mevsiminde yetişen doğal sebze ve meyvelerle, doğal ortamda beslenen hayvansal gıdalarla beslenilmelidir. Yağ olarak zeytinyağı ve tereyağı kullanılmasında yarar vardır.

 

 

Tedavi sürecinde şekerli yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Zira şekerli yiyecekler kanserli hücreleri besler ve çoğalmasına sebep olur. Meyve ve sebzelerden gerekli şeker zaten karşılanacaktır. Ancak üzüm gibi şekeri bol meyvelerin fazla tüketilmesi de zararlıdır.

 

Kanser hücreleri, beslenebilmek ve bu suretle çoğalabilmek için şekere ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacını öncelikle şekerden ve bünyesinde şeker bulunan karbonhidratlı yiyecek ve içeceklerden karşılar. Hastanın şekerli gıdalardan yoksun beslenmesi durumunda, şeker ihtiyacını glukoneojenez (yeniden glukoz üretimi) yoluyla proteinlerden karşılamaya çalışır.

 

BOL ŞEKER İÇEREN GIDALAR:

  • BEYAZ EKMEK (Yerine tam buğday veya çavdar ekmeği)
  • BEYAZ UNLA YAPILMIŞ GIDALAR (yufka, erişte, makarna, kurabiye, tatlı bisküvi)
  • BEYAZ PİRİNÇ (Yerine kepekli pirinç)
  • Kola, Fanta, Gazoz gibi gazlı içecekler (Yerine su, maden suyu, yeşil çay, ayran)
  • Sosis, salam, sucuk, jambon gibi şarküteri ürünleri
  • Fastfood yiyecekler
  • Sofra şekeri
  • Şekerli yiyecekler (bal, reçel, pekmez, marmelat, şekerli meyve suları, meşrubatlar, çikolata, dondurma, helva, diğer tatlılar)
  • Hazır meyve suları
  • Üzüm suyu

 

“Şekerli gıdalardan uzak duruyorum, bal yiyorum” diyenlere tavsiyem, doğal bal yemeleridir. Bulabilirlerse. Çünkü arısı kış boyunca şekerle beslenen, suni petek kullanılan, çiçek özünden ziyade şerbetle beslenen arılar tarafından üretilen ürünler yahut şeker-meyve suyu karışımları da doğal bal diye satılmaktadır. Balın yan ürünü olan Propolis ise hiç tüketilmemelidir. Bal yemekte de aşırıya kaçılmamalı, günde 1 veya 1,5 yemek kaşığı yenilmelidir.

 

TATLANDIRICILAR ise kesinlikle kullanılmamalıdır. Çünkü şekerden daha tehlikelidir.

 

Şeker ve şekerli gıdalarla beslenmek ile tatlandırıcı kullanmak, kanser bakımından sonuçta aynı sonucu verir. Çünkü tatlandırıcılar genetik sistemde hasar oluşturmakta veya hasarı artırmaktadır. Kanserin temel sebebi ise bu genetik mutasyonlardır. Üzerine “light” yazan yiyecek ve içeceklerde şeker yerine yapay tatlandırıcılar kullanılmaktadır.

 

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine ”Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır.” ibaresinin konulmasını şart koşmaktadır. 

 

Aşırıya kaçmamak şartıyla SOĞAN, SARIMSAK, SU TERESİ, MANTAR, SUMAK yenilmelidir.

 

İlaç diye satılan işlemden geçirilmişlerinden uzak durun. Soğanı yumrukla parçalamanız veya ahşap bıçakla doğramanız, üzerine de bir miktar zeytinyağı ve sumak serpmeniz tavsiye olunur.

 

Bu tavsiyenin sebebi, bu gıdalarda bulunan germanyum mineralinin (Bornit hariç) taşlarda bulunmamasıdır. Bornit taşı ise yapısı itibarıyla takılarda kullanmaya uygun değildir. Zira işlenememekte, doğal haliyle kullanıldığında da küçücük kristalleri tene batmaktadır.

 

Haftada 3 – 4 kere salata yenilmelidir. İsteğe bağlı olarak domates, biber, salatalık doğranmış salatanın içine yarım baş kuru soğan doğranmalı (ahşap bıçakla), bir miktar maydanoz ve 1 yemek kaşığı kadar sızma zeytinyağı ilave edilmeli ve üzerine 1 çay kaşığı sumak serpilmelidir.

 

 

KANSER TEDAVİSİ VE BİTKİSELLER

 

 

Televizyonlarda boy gösteren birçok uzman, bitkilerin faydalarını sayıp dökmekte ama yan etkilerinden bahsetmemektedir. Bu durum, daha sağlıklı olmaya çalışan birçok insanın hastalanmasına yol açmakta, niçin hasta olduğunu da anlayamamaktadır. Bu nedenle bitki uygulaması yapanlar, bunların zararlı yan etkilerini de öğrenmelidir.

 

Sebze ve meyveler dışındaki bitkiler, yerine göre ilaç, yerine göre zehirdir. Bu nedenle içerikleri ve yan etkileri bilinerek, bilinçli bir şekilde kullanılmalıdır.

 

Kaldı ki beslenmede kullanılan sebze, meyve ve hayvansal gıdaların bile dengeli kullanılması gerekmektedirÖrneğin peynir kalsiyumca, ceviz fosforca zengin bir yiyecektir. Bu bakımdan, bunlardan yalnızca birini yemek zararlı olup, birlikte yenmeleri büyük fayda sağlar. Çünkü bedende belirli oranlarda bulunurlar ve birinin aşırı yükselmesi, diğerini eksiltir ve hücresel hastalıklara sebep olur.

 

Meyve ve sebze kapsamı dışında kalan ve hastalık tedavisinde kullanılabilen bitkiler, bünyelerinde mineral ve vitaminler yanında zehirli maddeler de bulundurur. Tedavide kullanılanlar da daha çok bu zehirli maddelerdir. Dozajı iyi ayarlanmadığında bu bitkiler fayda yerine zarar vermektedir. Bir de bunlar karıştırıldığında, zararlı etkisi daha da çoğalmaktadır.

 

Özellikle bir hastalık nedeniyle ilaç kullananlar, bitkisel takviye alırken yüz kere daha fazla düşünmelidir. Çünkü birçok bitkinin ilaçlarla etkileşimi çok kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

 

Örneğin depresyon, manik depresyon gibi psikolojik rahatsızlık nedeniyle Lityumlu ilaç kullanıyorsanız ve aynı zamanda ısırgan otu tüketiyorsanız, ilacı boşuboşuna kullanıyorsunuz demektir.

 

Aspirin, Heparin, Kumadin veya Coraspin gibi kan sulandırıcı ilaç kullananların ısırgan otu tüketmesi ise bayılma veya tansiyon düşüklüğü nedeniyle ölüme sebep olabilir.

 

Örneğin Gut, Behçet, FMF gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan Kolşisin adlı ilacın temel maddesi çiğdem çiçeğidir ki tümüyle zehirdir. Ancak bu hastalıkları kontrol altında tutmaya çalışırken (tedavi etmemektedir) alerjik reaksiyonlara, iki temel organ olan karaciğer ve böbrek yetmezliğine sebep olmaktadır.

 

En basitinden adaçayı, soğukalgınlığına iyi gelirken fazla içildiğinde tansiyonu yükseltmektedir.

 

Yenilip içilerek vücuda alınan her şey, bedene vitamin ve mineral yüklemesi yapar.

 

Her ne kadar vücudumuz, mineral ve vitamin fazlasını boşaltım sistemi aracılığıyla bedenden uzaklaştırıyor olsa da, eğer üriner sisteminizde bir problem varsa, bazı mineraller ve vitaminler kanda ve dokularda birikmeye ve hücresel dengeyi bozarak birçok hastalığın oluşmasına sebep olacaktır. Bu nedenle gelişigüzel mineral ve vitamin almak veya bunların bolca bulunduğu bitkileri tüketmek mantıklı bir davranış olmayacaktır.

 

Bitkisel İlaç adı altında piyasaya sürülenlerin çoğunluğu ise tümüyle ticari amaçlıdır ve kimyasal ilaçlardan farklı değildir. Zaten birçoğunda kimyasal ilaç katkısı tesbit edilmektedir.

 

Bitkisel kullanılıp kullanılmaması, başta kanser olmak üzere, genetik mutasyona ve otoimmüniteye dayalı hastalıklarda daha önemli bir konu haline gelmektedir.

 

Modern Tıpta genetik mutasyonu veya otoimmüniteyi ortadan kaldıracak ilaç bulunmadığından, kanser ve diğer otoimmün hastalıkların hızla ilerlemesini engellemek (hedef tedavi değildir), hayatta kalma süresini uzatmak ve bu sırada hastalığın semptomlarını iyileştirmek için bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar kullanılır.

 

Bitkisellerdeki temel hedef ise bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalığın üstesinden gelmektir. Oysa otoimmün durumu ortadan kaldırmadan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, hastalığın sebebi olan bağışıklık sistemi otoantikorlarının üretimini de artıracaktır. Onlarca kez şahit olduğum husus, kanser tedavisi sırasında bitkisel kullanımı, CEA ve CA değerlerini hızla yükseltmekte ve metastazları artırmaktadır.

 

Örneğin, yapılan deneyler ve araştırmalarda eczanelerde satılan beta-karoten takviye ilaçlarının akciğer kanser riskini artırdığı, akciğer ve prostat kanserinin ilerlemesine sebep olduğu, eğer akciğer veya prostat kanseri olan kişi aynı zamanda sigara içiyorsa ölüm oranını artırdığı görülmüştür. Oysa bünyesinde beta-karoten bulunan havuç, domates, cin biberi gibi turuncu ve kırmızı yiyeceklerin tüketilmesi, aksine akciğer kanserini önleyici ve geriletici etkiye sahiptir. Öyleyse kanserde doğal beslenme gerekmekte, doğal sebzelerden alınabilen vitaminlerin işlenmiş gıda takviyelerinden alınması ise tehlikeye davetiye çıkarmaktadır.

 

Örneğin kalsiyum-magnezyum-potasyum ve vitamin karışımı haplar veya şuruplar, kemik metastazı olan kanser hastalarında kemik dejenerasyonunu ve kırılmaları artırabilir. Köpekbalığı veya sığır kıkırdağı da aynı kapsamdadır.

 

Bu mineral ve vitaminler de, doğal sebze ve meyvelerden karşılanmalıdır.

 

Örneğin ısırgan, sebze veya meyve değildir. Doğal tıpta bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan bir ilaç – ottur. Yan etki olarak kanın pıhtılaşmasını sağlayan trombosit hücreleri üzerinde olumsuz etkisi vardır. Bu nedenle boğaz, mide, bağırsak kanseri hastaları tarafından kullanılmamalıdır. Çünkü kanamaya sebep olabilir, kanamayı artırabilir. Multipl Miyelom ve Lösemi hastaları da kullanmamalıdır, çünkü bu hastalıklar nedeniyle zaten kanda trombosit sayısı azalmaktadır. Isırgan otu çayı içmek gibi, aşırı sarımsak veya sarımsak tableti tüketimi de trombosit oranını azaltıp kanamalara sebep olabilir.

 

Kemoterapi ve radyoterapi sırasında da ısırgan otundan ve aşırı sarımsak tüketiminden uzak durulmalıdır. Zira tedavide kullanılan kemoterapi ve radyoterapi, diğer kan hücreleri gibi trombosit değerlerini de düşürmektedir. Japon eriği (Ginkgo Biloba) ve Yabanmersini de aynı zararlı etkiye sahiptir.

 

Aynı zamanda ısırgan otunun, vücudu güçlendirmek, toksinlerden temizlemek özellikleri ön plana çıkarılmakta ve bolca kullanılmaktadır. Ancak mide ağrısına, aşırı terlemeye ve bu suretle dehidrasyona, ishale, yağ şeklinde kullanıldığında deri döküntülerine, alerjilere, gebe kalmanın engellenmesine, regl döngüsünde problemlere, kan şekeri dengesinin bozulmasına, böbrek ve mesane hastalığının ilerlemesine, tansiyonun hızla düşmesine, pıhtılaşma bozukluklarına, kanda lityum oranını düşürerek depresyona sebep olabilmektedir. 

 

Meme ve rahim kanseri hastaları soya, ginseng, çörekotu ve kediotunu hayatından çıkarmalıdır. Çünkü bunlar östrojen hormonu salgılanmasını artırırlar.

 

Sindirim sistemine ilişkin kanserlerde yeşil çay içmekte aşırıya kaçılmamalı, yeşil çay tableti ise kullanılmamalıdır. Çünkü ishal ve kramplara yol açabilir.

 

Aspirin, Heparin, Kumadin veya Coraspin gibi kan sulandırıcı ilaç kullananların veya kanser nedeniyle Kemoterapi veya Radyoterapi alanların Japon Eriği (Ginkgo Biloba) kullanması ölümcül kanamalara yol açabilir.

 

Karaciğer kanseri veya karaciğer metastazı olanlar yahut karaciğer hastaları Kayakoruğu bitkisinden uzak durmalıdır.

 

 

Bu örnekler çoğaltılabilir.

 

Sonuç olarak kanser hastaları, doğal sebze ve meyveler dışında kalan, ilaç – bitki durumundaki bitkilerden, bu bitkilerin karışımlarından, işlenmişlerinden, bitkilerle oluşturulan ilaçlardan veya gıda takviyelerinden uzak durmalıdır.

 

Hasan KOCABAŞ

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş;
Copyright © 2015 hasankocabas.com.tr Online Kullanıcı : 5 | Bu Günkü Ziyaretçi : 203 | Toplam Ziyaret : 437,954

                      ortakfikir tasarım ofisi