Menü

 

 

DEPREM

(ANILARIM ve DEPREMİ TAHMİN ETME USULLERİM)

 

 

GİRİŞ

 

 

Yarattığı tek zerreden, yine yarattığı büyük patlama (bing bang) ile evrenleri oluşturan, bu evrenlerin içinde evrene göre zerrecik miktarında olan dünyamızı yaratan, dünyamızın hem hayatını devam ettirebilmesi, hem de yaşanılabilir kalması için deprem nimetini veren, bizim felaket olarak algıladıklarımızda bile hayırlı bir sonuç hazırlayan Alemlerin Rabbına, en sevgili insan, en kıymetli varlık Hazreti Muhammed (S.A.V.)’in diliyle hamd (şükür) ve sena (övgü).

 

Kendisine ilahi kudretin, evrenlerin ve sırlarının, inancın ve gereğinin, hakikatin, davranış biliminin, sebep ve sonuç ilminin kitabı (Kuranı Kerim) vahyedilen “Kâinatın Efendisi”, insanların ve cinlerin ilk ve son peygamberi Hazreti Muhammed’e, sevdiklerine ve sevenlerine salât ve selam.

 

Kıyametle deprem ararsında belirgin bir benzerlik var. Her ikisi de yok oluş gibi algılanır zihinlerimizde. Bir bakıma da doğrudur. Kıyametle tüm evren yok olur, Allah’ın varlığı yanında. Evrenlerin yaratılışı olarak düşünülen bing bang (büyük patlama ve genişleme) olgusunun tam karşıtı olarak kendi içine çökme ve ilk haline dönme. “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz.” Ancak unutulmamalı ki kıyamet denilen yok oluş, yeniden var edilişin de başlangıcıdır.

 

Tıpkı depremin, dünyanın yeniden var oluşuna, kendisini yenilemesine sebep olduğu gibi. Dünyanın hayatiyetini ve yaratılış işlevini devam ettirebilmesi depremlere bağlı.

 

Bu iki anlama geliyor. İlk olarak mineral zenginliğini tükettiğimiz veya dağları çukurlara ya da göl ve denizlere doldurarak yahut kirleterek ilk halinden uzaklaştırdığımız dünya veya dünyanın bir bölgesi, depremlerle yeniden asliyetine, doğal haline, insanların yararlanabileceği durumuna dönüşüyor. Biz şikâyet etsek de. Yeryüzünün en verimli bölgelerinin, en fazla deprem olan bölgeleri olması bir rastlantı değil.

 

İkinci olarak yerkürenin yaşanılabilir kalması, iç enerjisinin depremlerle yenilenmesine bağlı. Aksi halde iç enerjisini yitirip Ay’a veya Mars’a dönüşebilir.

 

 

NİÇİN YAZDIM

 

Bu kitabın amacı, toplumun hayatı yönünden çok önemli, 6 yıllık deneye, çoğu zaman uykusuz gecelerin ürünü bilgilerin bende kalmaması, benimle birlikte dünya hayatından silinmemesi.

 

Bilimi unvanıyla statikleştirmeyen, yeni fikirlere açık bilim adamlarının da bulunabileceği inancıyla, belki birileri dikkate alır da sistemleştirir ve insanlığa yararlı olur umuduyla yazdım. Buluşlar ve icatlar, beynini kapalı devre çalışmaya zorlamayanlara, her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışanlara, şartlanmışlıklardan kurtulup sınırları zorlayanlara nasip oluyor.

 

Doğal olarak, veriler ve verilere ulaşmak da çok önemli. Ancak bizim memleketimizde milyon dolarlar harcanarak sistemler kurulur, fakat hiçbir zaman düzgün ve verimli çalışmaz. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün Web sitesindeki uydu haritaları gibi. Telefon etmenin, mail göndermenin, uyarmanın da kalıcı bir yararı yoktur. Her defasında bir iki gün düzgün çalışır, sonra eski haline döner.

 

 

YIL 1999

 

Aylardan Ağustos. Ağustos’un 17’si. Günlerden Salı. Gecenin karanlığa gömüldüğü anlar. Saat 02.30. Ancak dışarıya bakacak vaktim yok. Yaklaşık 6 saattir bilgisayarın başında, sabahleyin Pendik Belediyesi başkanlık divan toplantısında görüşülecek olan raporu tamamlamaya çalışıyorum. Pendik ilçesinin Şeyhli Mahallesinde bulunan, Hilal konutlarında bir apartmanın yedinci katındayız.

 

On beş dakika kadar sonra sağ ayakucumdan belime kadar şiddetli bir ağrı giriyor. Raporun son bölümünü acı içinde tamamlıyorum. Biraz yatarsam belki ağrı geçer diye düşünüyor, pijamalarımı giyip yatağa uzanıyorum. Saat 03.00.

 

Biraz sonra hafif bir sarsıntı. Doğruluyorum yatakta ve deprem oluyor diyorum. Aniden şiddetli bir gümbürtü ile birlikte bitmek bilmeyen 43 saniyelik deprem başlıyor.

 

Her tarafa sallanan bina, çatırtılar, uğultular, yerlere düşen eşyanın çıkardığı sesler, dualar, kelimeyi tevhitler arasında geçen kırk üç saniye. Ve sona eriyor, bina yıkılmadan. Elektrikler yanmaya devam ediyor.

 

Oğlum asansöre koşuyor, durduruyorum. Merdivenlerden iniyoruz. Biraz sonra elektrikler sönüyor. Beşinci kattan büyük oğlumu, kızımı ve gelinimi alıp inmeye devam ediyoruz. Nihayet dışarıdayız herkes gibi. Elektriklerin kesileceğini düşünmeden asansörlere binen birkaç kişi dışında.

 

Bacağımdaki şiddetli ağrı, geldiği gibi aniden yok oluyor.

 

Oğlum Ahmet’in heyecanla “Gökyüzüne bak baba, gökyüzüne” diye bağırması üzerine başımı kaldırıyorum. Uzansam yıldızlara dokunacağım neredeyse. Çok fazla ve çok yakın. (Bu manzarayı geceleyin bir dağ başında bile göremezsiniz.) Sanki Hakka Suresinin on altıncı ayetinde "O gün gök yarılmış, sarkmıştır" diye tarif edildiği gibi. Yıldızların ışığıyla her taraf gündüz gibi aydınlık.

 

Biraz sonra daha az şiddetli bir sarsıntı daha. Dostlarımı aramam lazım ama cep telefonum evde kaldı, arabanın anahtarı da. Çocuklarım eve çıkmama izin vermiyor, çıkmamam için yalvarıyorlar. Tamam diyorum, çıkmayacağım, ancak biraz dolaşayım. Çocuklardan uzaklaştıktan sonra binaya giriyor ve el yordamıyla daireye çıkıyorum. Telefonu ve anahtarı alıp iniyorum tekrar. Arabaya biniyorum, radyoyu açıp başkanın evine gidiyorum. Depremin merkezi olarak İzmit ve Avcılar gösteriliyor radyoda. İlk haberler. Yıkılan birkaç binadan, ölen birkaç insandan söz ediliyor henüz.

 

Belediye Başkanı Erol Kaya’ya ulaşıyorum ve Pendik’i paylaşıyoruz, yıkılan bina olup olmadığı konusunda. Çok şükür, yıkılan bir bina yok. En önemlisi ölen yok.

 

Yeniden çocuklarımın yanına dönüyorum. Herkes korkuyor. Ben de. Kimse evine girmiyor, çimenlerin üzerine yataklar seriliyor. Zira artçı depremler devam ediyor.

 

 

AVCILAR’DAN GÖLYAKA’YA

 

Gün ışıyıp da şehirler görünür hale gelince, haberler ağıta dönüşüyor hızla. İstanbul’a bağlı Avcılar ilçesinden Düzce’ye bağlı Gölyaka beldesine kadar her yerde yıkıntı.

 

Biraz da Pendik Belediyesinde birlikte çalıştığımız Hulusi Şentürk’ü dinleyelim: 

 

“1999 yılı Ağustos ayında yaşanan o günü herkes gibi ben de unutamıyorum. Depremden sonra çocukları evimizin önündeki arabanın içine yerleştirmiş, radyoyu dinliyorduk. İlk açıklamalarda olayın boyutları tümüyle görülmüyordu. Kısmi yıkımlar olduğu haberleri geliyordu.

 

Mesai saatinde belediyedeydim. Herkes depremi konuşuyordu. O sırada İzmit’e bağlı Derince beldesinde ikamet eden Sami Ağabey (Sami Şimşek) aradı. “Derince yerle bir. Allah aşkına yardım gönderin” diyordu. Hemen başkanlık divanı toplandı. O sırada haberler gelmeye başladı. Bolu’ya kadar her taraf yerle bir olmuş. Derhal ekipler ayarlandı. Bana Bolu Gölyaka ilçesi düştü.

 

Yanıma kendisi Geredeli olan Hesap İşleri Müdürümüz Nuri Beyi istedim. Kabul edildi. Bir yandan görevlendirme yazıları hazırlanırken, diğer yandan yardım için işyerleri arandı.

 

İki saat sonra yola çıktık. Üç TIR üzerinde ağır iş makineleri ve iki kamyon erzaktan oluşan konvoyumuz, Adapazarı’na kadar TEM’den devam etti. Güzergâh boyunca ara sıra yıkılan evler görünüyordu. Ama yıkılan üst geçidin TEM’i kapatması nedeniyle Adapazarı içinden yola devam edince, tablo tüm acımasızlığı ile görünmeye başladı.

 

Ekipte kimse konuşmuyor, birbirimizden gizlemeye gerek duymadığımız gözyaşlarımızla yola devam ediyorduk. Hava kararırken Gölyaka’ya girdik. Kaymakam ve Belediye Başkanı kamyon üzerinden halka ekmek dağıtıyordu. Kendimizi tanıttık ve gösterilen mekânlarda çalışmalara başladık.

 

Üçüncü gündü. Üstümüz başımız toz toprak içinde çalışırken emir geldi. Bütün makineler susturulacaktı. Ne olduğunu anlamak için sorunca cevabımızı aldık. Üst kademeden birileri ilçeyi ziyarete geliyorlarmış ve tozlanmamaları için çalışma durdurulmuş. Kan beynime sıçradı. Olayı basına haber vermek istedim ama önce Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya’yı aradım. O da sinirlendi. Fakat böyle bir girişimin çalışmamı zora sokabileceğini, oysa enkaz altındaki kişiler ve depremin şokunda bulunan bölge halkı için orada olmam gerektiğini, bu sebeple basını aramamamı istedi. Başkanın tavrı pratik anlamda elbette doğru idi. Ama o günden beri nerede bir felaket olsa, devlet erkânının felaket bölgesinde incelemelerde bulundukları haberini alınca o günü hatırlamadan edemiyorum.”

 

 

DERİNCE’DE 20 GÜN

 

Depreminin ikinci günü, ikindi üzeri. Başkan Erol Kaya’nın telefonu üzerine belediyeye, oradan da Yol Bakım Şefliğine gidiyorum. “Hemen Derince’ye hareket ediyorsun ve Pendik Belediyesi adına oradaki yardım ve kurtarma faaliyetini organize ediyorsun” diyor. Oğuz (Çerik), birkaç iş makinesiyle dün hareket etmiş aynı yere. Hulusi ise Gölyaka’ya gidecek.

 

Önce Pendik’te organizasyon yapmamız gerekiyor. Önemli esnaf ve fabrika sahiplerini arıyoruz. Söz verdikleri yardım malzemelerini not ediyoruz. İş makinesi, nakil için kamyon, yiyecek, giyecek, ne verebilirlerse.

 

Akşamüzeri Hulusi ile birlikte Derince’ye ulaşıyoruz. Derince, İzmit’e bağlı bir belde. Manzara korkunç. Parçalanmış, devrilmiş, her katı bir alt katın üzerine oturmuş, alt katları yok olmuş binalar… Binaların üstünde veya yanında canlı insan arayan karınca benzeri insanlar… Canlı ararken çoğunlukla cesetlerle karşılaşan kurtarma ekipleri.

 

O gün, “depremi, olmadan önce tahmin etmenin bir yolunu bulmaya” karar veriyorum.

 

Pendik Belediyesinin Ramazan Çadırını kolaylıkla buluyoruz şehirlerarası yolun kenarında. Çadır kurulmuş, Aşevi olarak faaliyete geçirilmek üzere çalışmalar devam ediyor. Oğuz’u ve Sami (Şimşek)’yi bulup Derince Belediyesini ziyaret ediyoruz, ne yapabiliriz diye.

 

Yakınlarını kaybetmiş belediye yöneticileri şaşkınlık ve hüzün içinde. “Ne isterseniz onu yapın diyorlar.” Herhangi bir şey düşünecek, çözüm üretecek halleri yok. Başımızın çaresine bakmamız gerekiyor.

 

Eski belediye başkanı Nihat (Ergün) Beyden yardım istemeye karar veriyor ve köyüne gidiyoruz. Zira Derince’yi en iyi o tanıyor. Yeni belediye başkanına karşı yanlış anlaşılmaktan çekindiği için tereddüt ediyor ama ikna ediyoruz bize yardım etmesi için.

 

Yardım ve kurtarma çalışmaları için ilk merkezimiz çadırımız. Şehirlerarası yolun kenarında kurulması ve resmi bir kuruma ait olması, yardım toplama konusunda avantaj sağlıyor bize. Hiç tanımadığımız kişiler kamyonlarıyla geliyorlar ve güven duyarak yiyecek ve giyeceklerden oluşan yardımları çadırın önüne indirip gidiyorlar.

 

İlk gelişimizde amacımız, Pendik’ten edindiğimiz yardım malzemelerini halka dağıtmak, aşevinde yemek vermek ve kurtarma çalışması yapmak iken, çadır önüne boşaltılan malzemeler nedeniyle hedefimizde değişiklik yapma ihtiyacı duyuyoruz; diğer faaliyetler yanında, aynı zamanda yardım toplamak ve dağıtmak.

 

Önemli problem, depo. Bu malları depolamamız, erzak torbaları oluşturmamız ve halka dağıtmamız için depo şart. Çadırın karşısında boş ve geniş bir dükkânı işgal edip depo ve dağıtım yeri haline getiriyor, poşetler halinde dağıtıma başlıyoruz.

 

Dağıtımın ikinci gününde aşırı izdiham oluşuyor. “Bir alan bir daha alıyor, asıl ihtiyaç sahipleri ise alamıyor” diye sesler duymaya başlıyorum. Böyle bir felakette böyle bir şey yapılabileceğine inanamamakla birlikte konuyu ciddiye alıyor, dışarı çıkıyor ve yolun kenarından gözetlemeye başlıyorum. Biraz sonra iki kadın ellerinde birer poşetle bir taksinin yanına geliyor, aracın yanında bekleyen erkek bagajı açıyor, poşetler bagaja konuluyor. Bagajda 6–7 poşet daha var. Ve kadınlar başlarındaki örtüleri çıkarıp değişik renkli başka örtü bağlıyorlar ve yeni poşetler almak için sıraya giriyorlar. Derhal dağıtımı durduruyor, olayı arkadaşlara anlatıyorum.

 

Yeni ve daha geniş, insanların doğrudan ulaşamayacağı bir mekân bulmamız, yardımları buraya depolamamız ve gelenlere vermek yerine ailelere bulundukları yerde ulaştırmamız lazım. Yakında bir okulu gözümüze kestiriyor, kendisini okul müdürü olarak tanıtan (sonradan öğretmen olduğunu öğreniyoruz) bir kişinin yardımıyla avlunun giriş kapısındaki zinciri kırıyor, içeri giriyoruz.

 

Epeyce hasar görmesine rağmen en azından ayakta duruyor. Büyük bir bölümünde kolonlar ve kirişler sağlam durumda. İki katlı, bol sınıflı, geniş avlulu bir bina. Tam istediğimiz gibi. Deprem nedeniyle sınıflarda ve salonlarda oluşan duvar ve tavan artıklarını temizliyor ve “Yardım Toplama ve Dağıtım Merkezi” olarak buraya yerleşiyoruz. Yardım malzemelerini sınıflara yerleştirip bir ailenin ihtiyacını karşılayacak çeşitlilikte erzak torbaları hazırlıyoruz. Bir yandan Nihat Ergün Bey vasıtasıyla Derince’den, diğer yandan Pendik’ten gençler ve minibüsler geliyor yardım için. Muhtarlar gözetiminde erzak dağıtımına başlıyoruz.

 

Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya da iki üç günde bir uğruyor Derince’ye ve arkadaşlara çalışma şevki veriyor. Her gelişinde yeni bir şey istiyoruz kendisinden ve gönderiyor. Önce kentin temizlenmesi gerekiyor, zira kirlendikçe hastalık riski fazlalaşıyor. Pendik Belediyesinden haftada iki kez temizlik ekibi gelmeye başlıyor elemanlarıyla ve araçlarıyla birlikte. Şehir temizleniyor, yollar, açık alanlar, su birikintileri ve kurtarma çalışması tamamlanmış bina enkazları ilaçlanıyor. Sağlık ekibimiz öncelikle çocukları sağlık taramasından geçiriyor. Özellikle çocukların ve kadınların hijyenik ihtiyaçları karşılanıyor sürekli olarak.

 

Bir yandan da kurtarma ekiplerimiz çalışıyor binalarda. O zamanlarda gazetelerde ve televizyonlarda övgüler yağdırılan ABD ve Japonyalı ekiplerin “burada canlı yok” dediği iki binadan üç tane canlı insan kurtarıyoruz. Ceset çıktıkça derin bir üzüntü, canlı çıktıkça doyumsuz bir sevinç.

 

Burada iki anekdot aktarmadan geçemeyeceğim: İlkinde kahramanımız bir kadın. Kendisi kurtulmuş depremden. Kocası binada. Albay lakaplı operatörümüz kocasını ve binada olması muhtemel diğer insanları kurtarmak için çalışıyor kan ter içinde.

 

Daireden bir eşya göründüğünde kadın kepçenin önüne atılıyor ve eşyasını kurtarmaya çalışıyor. Bir battaniye, bir elbise, bir sehpa… İki saate yakın çalışmayı engelliyor. Oraya ulaştığımda kadını görüyorum ve askerlere zorla aldırıyorum kadını. Çalışmaya devam ediyoruz ama artık çok geç. Kocasının ancak cesedini çıkarabiliyoruz.

 

İkincisi ise birçok aile ile ilgili. Binaları hasarlı olduğu ve yeni sarsıntılarda yıkılabileceği için evlerine giremeyen birçok aile, üzerlerine yıkılabileceğini hesaba katmadan çadır kurmuşlar binaların hemen bitişiğine ve orada yaşıyorlar. İkaz ettiğimizde “düşünemedik” diyorlar ve çadırlarını uzaklaştırıyorlar binalardan.

 

Neyse dönelim Yardım Toplama ve Dağıtım Merkezimize. Salih Kenan Şahin‘in bilgisayarlarla birlikte aramıza katılmasıyla Merkez yeni bir görünüm kazanıyor. Gelen ve dağıtılan her şey miktarlar ve isimlerle birlikte bilgisayarlara kaydediliyor. Muhtarlarla yapılan toplantılarla, alınan kararlarla birlikte. Daha modern bir görünüm kazanıyor Merkez. Artık başka ilçe ve beldelere bile yardım gönderebiliyoruz. Yaş sebzeler ve çabuk tüketilmesi gereken yiyecekler için buzdolabı benzeri bir şey lazım. Üç tane, soğuk hava deposu görevi yapan TIR bulup okulun bahçesinde konuşlandırıyoruz. İzmit gazeteleri teşekkür yazıları yayınlıyor peş peşe.

 

Tüm deprem bölgesinde iki adet organize olmuş merkez var: Biri askeriyeye ait, diğeri de bizim kurduğumuz. Askeriyeye ait merkezi ziyaret ediyoruz. Hiçbir şey kalmamış merkezde. Oturuyorlar. Subayların anlattığına göre Valilikten yazı alan herkes çuval çuval götürmüş gıda ve giyecek maddelerini. “Yapacağımız bir şey yoktu” diyor subay, “Valilikten imzalı evraklarla geldiler, verdiğimiz erzakın çoğu depremden zarar görmemiş mahallelere gitti.”

 

Depremin üzerinden on iki gün kadar geçiyor. Bir iki günlüğüne Pendik’teyim. Bizim merkez faaliyetine devam ederken bir general ziyarete geliyor.

 

Hayran kalıyor, tebrik ediyor, “Bizim merkez bile bu kadar düzenli değil” diye iltifat ediyor.

 

Ve aynı generalin, akşamleyin bakan ve milletvekillerinin de bulunduğu valilikteki toplantıda söyledikleri bu iltifatlarla bağdaşmıyor : “Derince’de bir sistem kurmuşlar, askeriyeninkinden daha mükemmel. Ön planda Pendik Belediyesi ve arka planda İstanbul Büyükşehir Belediyesi görünüyor, fakat daha arka planda kimler var, göremiyorum.”

 

Ertesi gün bir Albay Merkeze el koymak istiyor. Uzun süren münakaşalar sonunda arkadaşlar “Buraya el koymak istiyorsanız, biz bilgisayarlarımızı, elemanlarımızı ve araçları alır gideriz” diyerek tavır koyuyorlar. Bu kez albay anlaşma öneriyor, zira bilgisayarlar, araçlar ve ekip olmayınca ortada merkez de kalmıyor. Sonunda paketleme, güvenlik ve temizlik işlerinin askerlerce yapılması, diğer iş ve işlemlerin ise bizim tarafımızdan yürütülmesi konusunda anlaşma sağlanıyor.

 

Konu, zamanın Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun basın yayın organlarına verdiği beyanatla bir başka boyut kazanıyor: “Derince’de bir Yardım Toplama ve Dağıtım Merkezi kurulmuş, bir belediyenin bunu başarabilmesi mümkün değildi. Araştırdık, ordudan atılan bir subayın bu işi organize ettiğini öğrendik.” Haberi okuyunca hem kahkahalarla gülüyor, hem de şakalaşıyoruz arkadaşlarla, “aramızdaki ordudan atılan subay kim” diye. Sayın Kıvrıkoğlu’ndaki üstünlük kompleksine mi yanarsın, sivilleri adam yerine koymamasına mı acırsın, yoksa tepelerdeki insanların ne kadar yanlış bilgilendirildiğine mi ağlarsın. Ayrıca şunu da söylemeden geçemeyeceğim : “Bu kadar becerikli ise niçin ordudan ihraç ediyorsunuz generalim?”

 

Yedi sekiz gün de bu şekilde çalışıyor Merkez. Sonra Kızılay devreye giriyor, günler sonra. Bizim de görevimiz sona eriyor. Çadır Aşevini Derince Belediyesine devredip dönüyoruz.

 

 

KUR’AN, BUNU HABER VERDİ

 

Depremden bir iki gün sonra, “Kur’anı Kerim’de, Zilzal suresinde bu deprem haber verilmiş” diye bir söylenti çıkıyor. Zilzal, zelzeleler, depremler anlamına geliyor. Kur’anı Kerimde 99’uncu sure. 99, 1999 yılı olarak yorumlanıyor. 8 ayetten oluşuyor, bu da 8’inci ay, yani Ağustos ayı. 17’nci günle ilgili işaret şu an aklımda değil, ama insanların depremi hissetmesini anlatan 3. ayetle, depremin 3’ü biraz geçe oluşu arasında da örtüşme var.

 

Sure şöyle : “(1) Yerküre kendine has sarsıntılarla sarsıldığı (2) ve yerküre, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı (3) ve insan “Buna ne oluyor” dediği zaman; (4) İşte o gün yeryüzü haberlerini anlatır, (5) zira Rabbın ona vahyetmiştir. (6) O gün insanlar yaptıklarının karşılığının kendilerine gösterilmesi için karışık ve kalabalık gruplar halinde fırlayıp çıkacaklardır. (7) Kim zerre miktarı hayırlı bir iş yapmışsa onun karşılığını görecek, (8) Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görecektir.”

 

Surede ayrıca oluşum safhaları da anlatılıyor depremin. Buna daha sonra döneceğiz.

 

Zilzal suresinin 17 Ağustos depremiyle örtüşmesi bir rastlantı mı, yoksa 17 Ağustos depremi yerkürede başlayacak büyük sarsıntıların ilk işareti miydi?

 

Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara’nın o günlerde verdiği beyanatın satır arasında söylediği “Dünyada büyük bir sistem harekete geçti” cümlesi, ikinci ihtimalin varlığını çağrıştırıyor.

 

 

KUR’ANDAN İŞARETLER

 

Bu söylenti üzerine, “Kuranı Kerim’de başka büyük depremlerden de söz ediliyor mu?” sorusunun cevabını arıyorum, sureleri ve ayetleri inceleyerek. Bu sorunun cevabını bulamıyorum ama deprem öncesindeki işaretlerle ilgili çok sayıda ayetle karşılaşıyorum. Ve “depremi önceden tahmin etmek” kararım pekişiyor.

 

Ayeti Kerimelerden bir kaçı şöyle:

 

İNŞİKAK SURESİ, Ayet 1–5 : “(1) Gök yarıldığı, (2) ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit, (3) ve yer uzatılıp düzlendiği, (4) ve içinde ne varsa attığı ve tamamen boşaldığı (5) ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiği vakit”

 

FURKAN SURESİ, Ayet 25 : "O gün gök bulutlarla yarılacak ve melekler art arda indirilecekler."

 

BAKARA SURESİ, Ayet 210 : "Onlar buluttan gölgeler içinde Allah'ın azabının ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar."

 

HAKKA SURESİ, Ayet 16 : "O gün gök yarılmış, sarkmıştır."

 

RAHMAN SURESİ, Ayet 37 : "Gök yarılıp da kızaran, yanan ve yağ gibi eriyen bir gül olduğu zaman."

 

NEBE SURESİ, Ayet 19 : "Gök açılmıştır da kapı kapı olmuştur."

 

AHKAF SURESİ, Ayet 24 : “O azabı vadilerine doğru yayılan bir bulut olarak gördüklerinde, ‘Bu bize yağmur getiren bir buluttur’ dediler. Hud (Aleyhisselam), ‘Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir, içinde elem dolu azabın bulunduğu bir rüzgardır’ dedi.”

 

TUR SURESİ, Ayet 44: Gökten düşmekte olan parçalar görseler, ‘Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır’ derler.”

 

Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinde naklettiğine göre;

 

1. Yarılma gökyüzünden başlamaktadır.

 

2. Bulut anlamı verilen “gamam” kelimesi, “ak bulut” anlamındadır ve göğün yarılması sırasında ortaya çıkan bir çeşit sis benzeri oluşumdur. Bu oluşum, gökyüzü başlangıçta nasıl duman halindeyse, yine göğün herhangi bir yerindeki kütlelerin birinde meydana gelecek bir patlama sonrası meydana gelir. Bu patlama hem bulutsu oluşumu meydana getirirken, hem de gökyüzünde yarılmayı gerçekleştirir.

 

3. Hazreti Ali yarılmanın "mecerre"den olacağını söylenmiştir. Bazı eserlerde, "mecerre, göğün kapısıdır" diye rivayet edilmiştir. Gökbilimcilere göre "Mecerre, duyu organlarıyla görülemeyen birçok yıldızlardır." Mecerreler bizim görebildiğimiz göğün daha yüksek boyutunda olduğundan oradan başlayacak yarılmanın yukardan gelen bir yarılma demek olacağı da anlaşılır.

 

Muhyiddin İbnü Arabî’ye göre ise, yeraltında hareketlilik başladığında kayaların birbiriyle sürtünmesi kıvılcımlar ve dumanlar oluşturur. Her ikisi de yeryüzüne yükselirler. Dumanlar bulut, kıvılcımlar yıldız benzeri parıltılar meydana getirir.

 

DEPREME HAZIRLIKLI OLMAK

 

“Deprem öldürmez, binalar öldürür” diye bir söz var. Öldürenin de yaşatanın da Allahu Teala olduğu bilince sahip olmakla birlikte, sözün doğruluğu da tecrübeyle sabit.

 

Yine 17 Ağustos depremine dönelim: Bir gün Hulusi (Pendik Belediyesi başkanlık danışmanlarından Hulusi Şentürk) ile Gölyaka’ya gidiyoruz. Kurtarma ve Yardım Organizasyonunu Hulusi Beyin yaptığı ilçeye. Yürürken sıkça yer sallanıyor. Deprem oluyor, diyorum Hulusi’ye. Yok, diyor; burası her kamyon geçişinde sallanır. Ve sebebini anlatıyor: Gölyaka arazisi bataklıkmış eskiden, yani manda ağılı. Kurutulmuş ve yerleşim alanı olarak planlanmış. Planına göre azami kat sayısı iki. Ancak evlerin yüz kırk dört tanesi dört katlı yapılmış. İnsanoğlunun doymazlığı. Bir kısmı ise üç katlı.

 

İlçeyi geziyoruz gündüz gözüyle. Dört katlı evlerin yüz otuz altısı depremde yıkılmış, diğerleri de birinci derecede hasar görmüş. Üç katlıların ise bir kısmı. İki veya tek katlı evler sapasağlam.

 

Adapazarı kent merkezindeki yıkımın nedeni de bu.

 

Hatırlıyorum da, 1994 seçimlerinden itibaren Pendik ilçesinde binaları 5 katla sınırlandırmıştık. Ancak şiddetli bir dirençle karşılaştık. Bir yandan daha çok katlı ve daha çok daireli bina yaptırmak isteyen arsa sahipleri, diğer yandan fazladan para kazanmak isteyen müteahhitler ve inşaat kalfaları, bu kararı alanları da, uygulayanları da düşman ilan ettiler. 17 Ağustos depreminden sonra teşekkür edenler oldu bu uygulama nedeniyle ama dünyalık hırsını yenemeyenler çoğunlukta.

 

Depreme hazırlıklı olmanın ikinci şartı “sağlam zemine sağlam bina” olarak tanımlanıyor. Özellikle deprem faylarının cirit attığı ülkemizde bu şart. Belki Japonya’dakine benzer şekilde elastiki (esnek) de olması lazım.

 

Bina sağlamlığının sağlanabilmesi müteahhitlerin hem işinin ehli olmasına, hem de malzemeden çalmamasına bağlı. Bu da, bu günkü etik değer erozyonu ve ihale yasaları nedeniyle mümkün görünmüyor.

 

Bir devlet kurumu diyelim ki okul yaptıracak, hesaplıyor ve müteahhidin yüzde yirmi beşlik kazancını da ekleyerek 1.000.000 YTL tahmini bedelle ihaleye çıkarıyor. Doğal olarak ihalede indirim usulü uygulanıyor. Ve ihaleyi 600.000 YTL teklif veren müteahhit kazanıyor. Düşünebiliyor musunuz, devletin kazançsız maliyetini 750.000 YTL olarak hesapladığı bir binayı, müteahhit 600.000 YTL’ ye yapmak istiyor. Sayın devlet de veriyor. Sonra bina ya yapım aşamasında, ya da ilk depremde yıkılıyor, eğitim öğretim için gönderdiğimiz çocukların üstüne. Ee, adam maliyeti normal 750.000 YTL olan binayı 400.000 YTL’ ye mal etmek, en azından 200.000 YTL de kar etmek zorunda.

 

Neymiş efendim, ihale yasaları kamu yararını korumak için varmış. Kamu yararı da, ne hikmetse, devletin hazinesinden daha az para çıkması veya devletin kasasına daha fazla para girmesi olarak anlaşılır. Oysa tam tersine kamu, devleti değil milleti sembolize eder. Alışkanlıklarımızdan kurtulmadıkça, etik değerlerimizden uzaklaştıkça, kavramları doğru yorumlamadıkça depremler öldürmeye devam edecek.

 

Daha bugün (20.06.2005) televizyonda haber geçiyordu, Bursa Uludağ Üniversitesi için yaptırılan tiyatro binası yapım aşamasında çöktü diye. Ya içinde insanlar tiyatro seyrederken çökseydi?

 

Kur’anı Kerim’de Nahl Suresinin 16. ayetinde Yaratıcımız şöyle buyuruyor : “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar, yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.”

 

Sarsılmak istemiyorsak dağları dağ olarak bırakmamız gerekir yahut doğa ile oynamanın sonuçlarına katlanmamız. Oysa biz dağları oyuyor, taşını toprağını denize dolduruyor, yollar, parklar ve binalar yapıyoruz. Üstelik bir dönüm araziye en fazla 4 bina yapıp kalanını ağaçlandırmamız gerekirken, ağaçları kesip 10 tane gökdelen sıkıştırıyoruz. Yahut Osmanlı ev yaptıracağı yerin çevresini inşaata başlamadan önce ağaçlandırırken, zamanımız insanı mahalleler kurmak için ormanları katlediyor. Bu da, doğal dengeyi bozan nedenlerden bir başkası.

 

Hiç unutamam, İzmit’le Gölcük arasındaki Ulaşlı beldesini. Belediye binası ile sahil arasında, genişliği yaklaşık 50 metre, uzunluğu 500 metre alanlı bir park vardı. Deniz doldurularak elde edilmiş bir park. Deprem sonrasında tekrar uğradık yeni belediye binası yaptırmak için. Parkın yerinde deniz vardı artık. Doğa, kendisinden çalınanı geri almıştı.

 

Zira doğanın, hayati önemde doğal bir sistemi bulunmaktadır. Bu sistemin yapı taşlarını oynattığınızda nasıl bir tepkiyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz.

 

Depreme hazırlıklı olmak kavramının gereğini yerine getirmek yerine, tam aksini yapmakta kararlı tavrımız sürüyor.

 

Bunlardan biri de evlerimizi eşya ile doldurmak. O kadar çok şeye ihtiyacımız var ki evimizde, dairemizde, öncelikle bize yer kalmıyor çoğu zaman. İkinci olarak, zaten eksik malzemeyle yapılmış binaların taşıma gücünü aşıyor evlerimize yığdıklarımız. En küçük bir sarsıntıda da dengesini kaybediyor koca binalar. Üçüncü olarak da, günlük yaşantımızda, özellikle de deprem sırasında hareket kabiliyetimizi kısıtlıyorlar. Bir tedbir olarak, duvarlara sabitlenmesi tavsiye ediliyor büyük veya ağır eşyanın. Mevcut olmasa sabitlemeye gerek kalmayacak oysa. 

 

Diyeceksiniz ki, bu zamana kadar yapılmış olan binalar ne olacak, özellikle İstanbul gibi mega şehirlerde. Okul, adliye, hastane gibi kamu yapıları yönünden, ihale sistemi ve caydırıcılık eksikliği nedeniyle umut görünmüyor. Korkarım yeniden yapılanlar veya depreme karşı güçlendirilenler de aynı kısır döngünün parçası olacak.

 

Bölümler halinde yenilemek, yıkıp yenisini yapmak en sağlıklısı. Ancak bunun için cesaret gerekiyor. Siyasetle cesaret bir bütünün olmazsa olmaz parçaları. Siyasetle uğraşanlarda cesaret olmayınca, korkarım büyük velilerden Mahmut Sami Efendiden rivayet edilen söz gerçekleşecek: “Bir gün gelecek harabe halindeki İstanbul binalarında baykuşlar mekân tutacak.”

 

Nasrettin Hocanın hikâyesi meşhur: Hoca, günün birinde bir hana misafir olur. Gece yarısı çıkan fırtınada bina sarsılmaya ve inilti benzeri sesler çıkarmaya başlar. Hoca dayanamaz, hancıya koşar. Hancı, Hocayı sakinleştirmeye çalışır, “Korkma” der, “bina zikrediyor.” Hoca cevabı yapıştırır: “Zikretmesine bir diyeceğim yok da, ya secde edeceği tutarsa.” Bizim siyasiler, inşallah İstanbul’un secde etmesini beklemiyordur.

 

 

DEPREM ÖNCESİ

 

“Depremi, deprem olmadan tahmin etmek” kararım doğrultusunda, deprem bölgesindeki insanlarla konuşuyorum, deprem öncesinde neler oldu diye.

 

Hemen her konuştuğum, deprem öncesinde gökyüzünün yıldızlarla dolduğunu, yıldızların çok parlaklaştığını, hatta Ulaşlı beldesinde bazı insanların yıldızlar üzerimize düşecek diye ağaçların altına yatarak gizlenmeye çalıştığını, sürekli yıldız (meteor) kayması meydana geldiğini, rüzgâr olmadığı halde denizin aşırı dalgalandığını, köpeklerin sürekli havladığını ve uluduğunu anlattı.

 

Deprem anına kadar bilgisayarın başında sürekli çalıştığım için, hava aşırı sıcak olmasına rağmen, dışarıyla bağlantım kesilmişti. Fakat depremden hemen sonra görmem gerekeni görmüştüm: Neredeyse dolunay büyüklüğünde yıldızlar, rengârenk bulutsular, bütün haşmetiyle Samanyolu.

 

Gökyüzü neden bu kadar yakınlaşmıştı, yıldızlar niçin bu kadar çoğalmış ve büyümüştü? Bunun cevabını Kur’anı Kerimde buldum. Deprem öncesinde bulut benzeri oluşumlarla gökyüzü yarılıyor, sanki kapıların açılması gibi atmosfer aralanıyordu.

 

Yine Kitabullah’a göre deprem öncesinde gökyüzü yangın çıkmış gibi bir görüntüye bürünüyor ve ateşte erimiş yağ renginde güle dönüşüyordu.

 

Deprem veya diğer felaketlerin önemli işaretlerinden biri de bulutlardı, Kur’anı Kerime göre. Ve felaket habercisi bu bulutlar, diğer bulutlara benziyor, insanları yanıltabiliyordu.

 

Zilzal suresinin ilk iki ayetine göre deprem, bizim sarsıntıyı hissetmeye başlamamızdan çok önce başlıyor ve iki aşama geçiriyordu. İlk aşamada yerküre kendine has sarsıntılarla sarsılıyor, ikinci aşamada içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı atıyordu. Bizim sarsıntıları algılamamız bu iki aşamadan sonra.

 

İlk aşamayı biz hissetmiyoruz ama hayvanlar büyük çoğunlukla hissediyorlar. Huzursuz ve tedirgin olmaya, garip sesler çıkarmaya, olağandışı davranışlar sergilemeye başlıyorlar. Bu davranışlar, deprem olacağının habercisi. Bize düşen, yerini, zamanını ve şiddetini tesbit etmek.

 

Burada (depremi tahmin etmekte) önemli olan ikinci aşama. Bu aşamadaki sarsıntıları da hissedemiyoruz ama yerkürenin dışarı attıklarını (boşalan gazların su zerrecikleriyle birleşerek oluşturdukları bulutları, kaya katmanlarının sürtünmesiyle oluşan ve gökyüzüne yükselen kıvılcımları ve parıltıları, yahut yıldız kayması sanılan erimiş mineral parçacıklarının yukarıya, sağa, sola kaçışmalarını) gözlemleyebiliyoruz.

 

 

OLUŞUMUYLA DEPREM

 

Konuya bilimsel terimlerle yaklaştığımızda, kısaca şöyle diyebiliriz:

 

“6371 kilometre yarıçapında olan yerküremiz, dıştan içe doğru Yerkabuğu, Manto ve Çekirdek olarak adlandırılan katmanlardan oluşur. Manto, Üst ve Alt Manto olarak iki bölüme ayrılırken, Çekirdek de Dış ve İç Çekirdek olarak alt katmanlara ayrılmaktadır.

 

Yerin en dıştaki katmanı olan Yerkabuğu, karalarda ortalama 30-50 kilometre kalınlıktayken, okyanusların altında 7 kilometrelik bir kalınlığa kadar değişmektedir. Litosfer denilen taş küre, Yerkabuğu ve Mantonun en üst kısmında oluşmaktadır. Astenosfer ise Üst Manto'nun eriyik halde bulunan kısmıdır. Mağma olarak bilinen bu eriyik volkanlar vasıtasıyla yeryüzüne ulaşmaktadır.

 

Alman Meteoroloji Uzmanı Alfred Wegenerin, ilk defa 1915 yılında yayınladığı bir makalede belirttiği gibi yeryüzündeki kara parçaları 500 milyon yıl kadar evvel birbirlerine yapışık olarak, Pangea ismi ile Güney Kutbunda bulunuyordu.

 

Yeryüzü kıta coğrafyasının bugünkü şeklini alması için 540 milyon yıl geçtiği düşünülürse, böyle bir coğrafyanın, yeryüzünde en az 9 kere değiştiği ve bundan böyle de, en az 9 kere daha şekilden şekile gireceği varsayılabilir. Yerkabuğunu oluşturan okyanus ve katı parçaları (ki bunlara "levha" diyoruz), bir gölün üzerine serpiştirilmiş sallar gibi birbirlerine çarparlar, birbirlerinin altına girerler veya birbirlerine sürtünüp, sıyırarak hareket ederler. Hareket hızları, yılda 3 cm ila 15 cm arasındadır.

 

Arabistan levhası kuzey-kuzeydoğu doğrultusunda yılda 4.5 cm hızla ilerleyerek, Anadolu levhasını sürekli sıkıştırmaktadır. Türkiye'de meydana gelen depremlerin esas nedeni de, Arabistan levhasının bilinen bu hareketidir.

 

Kıtalar yavaş yavaş birbirlerinden ayrılıp saat akrebinin ters yönünde ve kuzeye doğru hareket etmektedirler. Kıtaların birbirinden ayrılması gittikçe belirgin hale gelmektedir.

 

Kıtalar böylece bugünkü mevcut konumlarına gelmişlerdir. Ancak bu konum da geçicidir. Çünkü kıta hareketleri aynen devam etmektedir. Bugünden 500 milyon yıl sonra, yeryüzünün coğrafyasını tanımak mümkün olmayacaktır. Uzay çağının ölçüm teknikleri ile ayağımızın altındaki kıtaların bu inanılmaz hareketinin ileride yepyeni bir dünya coğrafyası oluşturacağı bilinmektedir. Mesela, bundan I 00 milyon yıl sonra Afrika ve Arabistan levhalarının hareketleri nedeni ile, Akdeniz, Karadeniz ve Ege denizinin tarihe karışması, Afrika ve Anadolu’nun Avrupa ile birleşmesi olasıdır.

 

Derinlik arttıkça sıcaklığı artan yer içinde büyük boyutlu ısı akımları vardır. Bu akımlar yeryüzünü kaplayan katı ve kırılgan kabuk parçalarının, levhaların hareket etmesine neden olmaktadır. Bu hareket sırasında levhalar birbirlerinden koparlar, birbirlerini sıyırırlar veya birbirlerine çarparlar. Bunlar "uzaklaştıran", "yakınlaştıran" ve "yanal sıyıran" sınırlardır. Günümüzde bilinen belli başlı levhalar şunlardır: Pasifik, Afrika, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avrasya, Hindistan, Arabistan, Karayip, Kokos, Antarktika, Nazka, Fiji ve Filipin levhaları....

 

Levhalar tektoniğinin keşfi ve gelişmesinde depremler önemli rol oynamıştır. Depremler levhaların birbirlerine dokunduğu sınırda oluşan deformasyon ve kırıklarla ilişkili olduğundan deprem odakları levha sınırlarını belirler. Deprem odaklarının belirgin sınırlar boyunca oluşturduğu diziler "Deprem Kuşakları" olarak adlandırılır.

 

Levhaların birbirlerinden uzaklaştığı sınırlarda magmadan çıkan malzeme sınırın her iki yanındaki levhaları yana doğru iter. Bu olay genellikle okyanus ortası sıradağlarda oluşur.

 

Yanal sıyırmalı harekette iki levha ortak sınıra paralel olarak hareket ederler. Kuzey Anadolu Fayı ve Kuzey Amerika’daki San Andreas Fayı bu tür yanal sıyırmalı sınırlardır. Levhalar, sınırları boyunca, birbirlerine göre sürekli hareket halindedirler. Levhaların birbirlerine göre yer değiştirme değerleri yılda birkaç santimetreden onlarca santimetreye kadar değişebilmektedir.

 

Depremlerin önemli bir bölümü yeryüzünden yaklaşık 12 km derinliklere kadar uzanan elastik kısımda üst kabuk içinde meydana gelmektedir. Daha derinlerde sıcaklık 400 derecenin üzerinde olduğu için yer değiştirme hareketi depremsiz, yavaş plastik şekil değiştirme enerjisi şeklinde yutulur. Depremler sırasında ilk kırılma başlangıcının bu elastik alan sınırında meydana geldiği anlaşılmaktadır.

 

Deprem, yer içinde fay olarak adlandırılan kırıklar üzerinde biriken biçim değiştirme enerjisinin aniden boşalması sonucunda meydana gelen yer değiştirme hareketinin neden olduğu karmaşık elastik dalga hareketleridir.

 

Bu yer değiştirme miktarı depremin büyüklüğü ile doğru orantılı olup, özellikle sığ depremlerde belli bir büyüklükten sonra faylanma ile ilgili kırıklar yeryüzünde görülmektedir.

 

Depremi oluşturan süreçte, iki yönden sıkıştırılan kaya, bu kuvvet altında zamanla şekil değiştirmekte, sonra aniden kırılarak fay oluşmakta ve ortaya çıkan enerji deprem dalgaları halinde yayılmaktadır. Hareket yatay olduğu gibi düşey de olabilir. Kırılmanın olduğu noktaya "Odak" (iç merkez) denir. Odak noktasının düşey olarak yeryüzüne rastladığı noktaya ise dış merkez denilmektedir.

 

Normal faylanma genelde yerkabuğunun yatay çekme kuvveti sonucu oluşur. Ters faylanma basınç kuvveti sonucu oluşur. Yatay sıyırmalı faylanmada, bloklar birbirlerine göre yatay hareket yaparlar. Yatay faylanma hareketinin sağ veya sol atımlı olduğu faya üsten bakılarak anlaşılabilir. Üstten bakıldığında, rölatif yer değiştirme sağa doğru ise sağ atılımlı, sola doğru ise sol atılımlı olarak adlandırılır. Normal faylanma arasındaki blok çökerse buna Graben (çöküntü), iki ayrı normal faylanma arasında bir yükselti bloğu kalırsa buna da Horst (yükselti) adı verilir.

 

 

BİR BAŞKA AÇIDAN DEPREM

 

Yerkabuğunun alt katmanlarındaki kayaların hareketleri sonucunda, bir yandan daha yukarılardaki kayalarda çatlaklar oluşurken, bir yandan da katmanlar arasındaki boşluklarda (ya da kanallarda) gazlar (özellikle Radon ve Argon) birikmekte ve genişleyerek yeryüzüne çıkmak için yol aramaktadır.

 

Bu gazlar, topraktan, kayalar arasındaki çatlaklardan sızarak yeryüzüne ulaşır ve yükselmeye başlarlar. Gaz çıkışı şiddetliyse griden siyaha doğru değişen renk tonunda bulutumsu bir blok oluştururlar. Bu bulutumsu blok güneşin doğuşu ve batışı sırasında netlikle görülebilmekte, gece ve gündüz saatlerinde ise sise benzer bir bulanıklık şeklinde algılanabilmektedir.

 

Anılan bulutumsu blok, bloğun görüldüğü yönde deprem potansiyelinin varlığını göstermektedir.

 

Gaz çıkışının şiddetlenmesiyle yeraltındaki kaya katmanları yarılmaya başlar, gaz çıkışından boşalan alanlara da daha altlardan yükselen sıcak eriyikler dolmaya ve yeryüzüne çıkabilmek için kaya katmanlarını zorlamaya başlar. Bu da suların ve havanın aşırı ısınmasına yol açar.

 

Kaya katmanlarının yarılmaya başlamasıyla birlikte atmosfer de yarılmaya başlar. Zira yeraltından yükselen elektromanyetik enerji, fay boyunca keskin bir duvar halinde gökyüzüne yükselir. (Zilzal suresinde anlatılan bu olgu.) Bunun önemli sonuçlarından biri, hareket halindeki bulutların bu duvarla temas ettiklerinde ilerleyememesi, yığılması ve çizgi halini almasıdır. Bu da bulutların çizgisel şekil aldığı hat üzerinde potansiyel deprem tehlikesini göstermektedir.

 

Bir diğer ihtimal de NOVA oluşumu sırasında uzaya fırlayan enerji ve ağır/yoğun kütleli parçacıklar önce dünya atmosferine, sonra da yeryüzüne ulaşmakta, bu suretle yarılma olgusu önce atmosferde, sonra da yer küre katmanlarında gerçekleşmektedir. (İnşikak suresinde anlatılan ise bu olgu.)

 

Yer katmanlarındaki yarılmaya paralel olarak atmosferin de yarılmasının önemli bir sonucu şudur: Atmosferin yarılmasıyla birlikte, atmosfer katmanlarının oluşturduğu perde aralanmakta ve deprem öncesinde her zaman görünen yıldızlar parlaklaşmakta, çıplak gözle görülemeyen yıldızlar görünür hale gelmekte, dolayısıyla normal zamanlarda örneğin Kuğu takımyıldızında İstanbul gibi bir metropolden en çok 7 yıldız görülebiliyorken deprem öncesinde bu takımyıldız parselinde çıplak gözle görülebilen yıldız sayısı otuza, kırka, hatta yüze ulaşmaktadır.

 

Gaz çıkışının tamamlanmasına yakın, kaya tabakalarının, oluşan boşluğa veya sıvılaşmış materyallere doğru harekete geçmesi sırasında, yeryüzüne yakın yarığın iki yanındaki kayalar da birbirleriyle sürtünmeye başlar. Bunun da deprem tahmininde iki önemli sonucu bulunmaktadır:

 

Bu sürtünme nedeniyle oluşan kıvılcımlar ve parıltılar gökyüzüne yükselir.

 

Gazı bitmek üzere olan tüp gaz alevlerinin bir müddet çoğalması ve alevlerin isli çıkmaya başlamasına benzer şekilde, kıvılcım ve parıltı çıkışına paralel olarak yarık boyunca ve yarığın (fayın) uzunluğu oranında gökyüzüne bulut benzeri oluşumlar yükselir.

 

Eğer fay uzunsa, bulut bezeri oluşum yılankavi veya kılıç şeklindedir. Fay kısa ise bu oluşumlar kısa aralıklarla bir bacadan çıkan dumanlar gibi yükselir ve kervan benzeri bir görüntü oluşturur. Bu bulutların ortaya çıkışından bir süre sonra da deprem meydana gelir. Bu süre, genellikle çok kısa olmakla birlikte, 15 dakika ile 7 gün arasında değişkenlik gösterebilmektedir.

 

 

DEPREMİ ÖNCEDEN BİLMEK

 

BİR: Yıl 1999. 12 Kasım. Saat 18.00 civarı. Pendik belediyesinde mesai sona erdi ama biz üç dört arkadaş hem sohbet ediyor, hem de değerlendirmeler yapıyoruz. Aniden martılar çığlık çığlığa haykırmaya, binaların arasına dalmaya, neredeyse pencerelere çarpacak şekilde şaşkın bir vaziyette uçuşmaya başlıyor. Kalkıp pencereyi açıyor ve gökyüzünü, özellikle de ufku gözlüyorum. Yoğun ve farklı bir kızıllık tüm gökyüzünü kaplamış. Ufka yakın kısımlar eflatun renginde.

 

Arkadaşlara, “Büyük bir deprem olmak üzere. Binadan çıkalım” diyorum. Arkadaşlar (Hulusi ve Sami), “Otur oturduğun yerde, deprem falan yok” diyorlar. Diken üstünde 20-25 dakika daha oturuyorum. Ancak martıların telaşı gittikçe artıyor. Kalkıp tekrar gökyüzünü gözlüyorum, kızıllık ve renk cümbüşü daha da artmış.

 

“Siz istiyorsanız oturmaya devam edin, ben çıkıyorum” diyorum. “Öyleyse birlikte kalkalım” diyorlar ve binadan çıkıyoruz. Hulusi Maltepe’ye, Sami ile biz de Şeyhli Mahallesine doğru yola çıkıyoruz, araçlarımızla. Her iki grup da iki farklı noktada kırmızı ışıklarda yakalanıyoruz Bolu depremine.

 

İKİ: Yıl 2003. Temmuz ayının 6’sı. Saat 03.30. İki-üç gündür Tekirdağ yönünde oluşan bulutlanma deprem başlangıcını gösterdiğinden gece gökyüzünü gözlemliyorum. Aynı yöreden parıltılar yükseliyor: Kıvılcımlar ve sağa sola uçuşan çizgisel pırıltılar.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel sekreter Yardımcısı ve Afet Koordinasyon Merkezi başkanı Mesut Pektaş’ı arıyorum. Uykudan zorlukla uyanan bir ses telefona cevap veriyor. O günlerde kalp ameliyatı nedeniyle Emlak İstimlak daire Başkanlığından ayrıldım ama Hukuk Müşavirliğindeki görevim devam ediyor. “Başkan” diyorum, “Tekirdağ civarında deprem var.” Şiddetini ve zamanını soruyor, 5-5,5 arası şiddette ve 24 saat içinde olduğunu söylüyorum. “Emin misin?” diyor. Cevabım “Eminim” oluyor.  Bir soru daha: “İstanbul’u etkiler mi?” “Eğer Mürefte civarında olursa etkiler, Tekirdağ’ın arkasında olursa etkilemez” diye görüş belirtiyorum. Ve hiç olmazsa itfaiye ve sağlık ekiplerini alarma geçirmesini önerip görüşmeyi bitiriyoruz.

 

Birkaç gün sonraki görüşmemizde anlattığına göre, hemen TÜBİTAK mensubu 4 profesörü arayıp, tahminimin gerçek olup olamayacağını soruyor. İsmini belirtmediği üç profesör, her zamanki üslupla depremin tahmin edilmesinin mümkün olmadığını, aldırmaması gerektiğini beyan ediyorlar. Yalnızca Prof. Naci GÖRÜR, Tekirdağ civarında radon gazı çıkışının şiddetlendiğini, tahminin doğru olabileceğini belirtiyor. Ve Mesut Bey İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tüm araç ve ekiplerini alarma geçiriyor, Valiye de haber veriyor. Deprem, aynı gün saat 22.15 civarında Saros Körfezinde 5,3 şiddetinde oluyor.

 

BİR NOT: Ne hazindir ki, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Deprem Araştırma Dairesi Başkanlığı tarafından Dr. Ramazan DEMİRTAŞ imzasıyla yayınlanan 09.07.2003 tarihli bildiride, depremin tahmin edilemeyeceği savunulduktan sonra, (isim belirtilmeksizin) radon gazı çıkışına bağlı Saros Depremi tahmininin lokal bir olay olduğu, buna bakarak depremin tahmin edilebileceğinin söylenemeyeceği belirtilmiştir. Devlet adına konuşanların fikirleri kendine. Ancak beni üzen, yaptığım tahmine, birisinin çıkıp “radon gazı çıkışını ölçerek ben yaptım” demesi. Her kimse.

 

ÜÇ: Yıl 2004. Aralık ayının 24 veya 25’i. Mesut Bey arıyor, arkadaşlar Marmara’da büyük bir deprem tehlikesi görüyor diye. Büyük bir deprem olabilir ama Marmara’da değil, en azından ben şimdilik Marmara’da büyük bir deprem görmüyorum, diyorum.

 

Bir veya iki gün sonra Endonezya depremi meydana geliyor.

 

DÖRT : 2005 yılı Ocak ayının 28’i. Telefonda Mesut Bey, “Arkadaşlar Marmara’da yoğun radon gazı tesbit ettiklerini söylüyor. Bir deprem tehlikesi var mı?” diye soruyor. Ben sizi arayayım diyorum. Meteoroloji Genel Müdürlüğünün web sitesine giriyor ve hareketli uydu haritalarını inceliyorum. Sonra da arıyorum: “Marmara’da deprem görünmüyor, radon gazı bulutları da İzmir ve Midilli adası civarından çıkıp Marmara yönünde hareketine devam ediyor.” Mesut Bey, radon gazı ölçümlerinin toprağın altında yapıldığını, İzmir ve Midilliden çıkan gazın burada ölçülemeyeceğini söylüyor. “Nasıl ölçüldüğünü bilmiyorum ama şu anda İzmir ve Midilliden çıkan deprem bulutlarının Marmara’yı bürüdüğünü görüyorum” diyorum.  Depremler de ertesi gün Midilli adası (3,2) ve İzmir’de (3,2 / 3,9 / 4,4 / 3,6 / 3,1 / 3,2) meydana geliyor.

 

Buna benzer birçok anım var ama hem hepsini anlatmanın gereği yok, hem de ispatı kişiler arasındaki konuşmalar.

 

 

DEPREM TAHMİN LİGİ

 

www.deprem.cs.itu.edu.tr adlı bir site var. İstanbul Teknik Üniversitesinin organize ettiği ama özellikle Doç. Dr. Berk ÜSTÜNDAĞ ile Aslı GÖRÜR Hanımefendinin uğraş verdiği bir site. Site, elektromanyetik dalga ölçümüyle olası depremleri tahmin etmeye çalışan bir gayretin içinde. “Deprem tahmin edilemez” peşin fikrine karşı, cesurca bir davranış. Kurulan sistem sağlıklı çalışabilir ve göstergeler doğru yorumlanabilirse, gelecek için umut olabilir.

 

2004 yılı başları. Yaklaşık 1 yıldır haberdar olduğum siteye hiç olmazsa haftada bir giriyor ve canlı yayınlanan göstergeleri anlamaz gözlerle seyrediyorum. Her işin ehli farklı.

 

Sanırım Şubat’tı. Sitede, deprem tahmininde bulunmak isteyenler için bir yarışma açılacağı bildiriliyor, adına “Deprem Tahmin Ligi” deniliyor ve katılmak isteyenlerin müracaat etmesi isteniyordu.

 

Yarışmayı kendi adıma fırsat olarak değerlendirdim ve katıldım. Öncelikle kendimi deneyecek, hatalarımı görecek ve yöntemimi geliştirecektim. İkinci olarak, yaptığım tahminler belgelenmiş olacaktı. Üçüncü olarak, bilimsel bir çevre deprem tahminiyle ilgileniyordu ve belki de deprem tahmininde kullandığım yöntemler değerlendirilecek, bilimsel bir temele oturtulacak, geliştirilecek, devlet nezdinde sistemleştirilerek kurumsallaştırılacaktı.

 

Deprem tahmini yapılacak alan Türkiye ve yakın çevresiydi. Bir başka ifadeyle 25 ila 45 derece boylamlarla 35 ila 43 derece enlemler arasındaki coğrafi alandı.

 

Yarışmaya katıldım (M.KAYRA) rumuzuyla, 15 Nisan 2004 civarında. 2005 yılı Nisan ayı sonunda da yarışmadan çekildim.

 

 

DEPREM TAHMİN LİGİ

Kullanıcı Puan Durumu

Rumuz

Toplam Lig Puanı

Tahmin Adedi

Ortalama Puan

 

euslan

1926,33

4997

0,39

 

m.kayra

887,33

1176

0,75

 

aziz

642,54

1127

0,57

 

janette

413,57

618

0,67

 

levo41

62

48

1,29

 

jedi

17,54

17

1,03

 

latino

11,14

31

0,36

 

lal

-3,28

7

-0,47

 

lake

-3,98

5

-0,8

 

ulu

-6,22

51

-0,12

 

bbalbay

-9,96

6

-1,66

 

akasibel7

-11,73

33

-0,36

 

ersoylu

-46,24

28

-1,65

 

karakartal

-70,19

266

-0,26

 

akort

-115,03

463

-0,25

 

DTP Auto

-130,64

326

-0,4

 

mediaman

-139,06

273

-0,51

 

blaxist

-214,47

2850

-0,08

 

antknows

-245,92

528

-0,47

 

mercanli

-267,2

536

-0,5

 

grundig sis

-6016,99

3113

-1,93

 


Sunucu Zamanı :
10.02.2006 02:07:12

 Son Puan Hesaplama : 
10.02.2006 02:07:12

 

 

BİR ANI

 

Yer Ulaşlı. İzmit’le Gölcük arasında küçük bir belde. Belediye binasının önünde Ulaşlı Parkı. Saat 23-24 arası. İnsanlar aşırı sıcak nedeniyle parka doluşmuş. Kimi çayını yudumluyor, kimi sohbet ediyor, kimi de dolaşıyor gecenin karanlığı dinlenirken. Üç genç gitar eşliğinde şarkı söylüyor bir elektrik direği altında, aydınlığından yararlanarak.

 

Saat 01.30 civarı. Aynı park. Bir adam sahile yaklaşıyor, denizi seyretmek için. Gördüğüyle şaşkına dönüyor. Ağaçlarda yaprak kımıldamıyor ama deniz çalkalanıyor. Sebebini düşünüyor. İşin içinden çıkamayıp tepe yamacındaki evine dönüyor. Eşi ve çocukları uyumuş. Hepsini uyandırıyor, tatlı uykularından. “Kalkın” diyor, “herkes dua etsin, ne olduğunu anlayamadım ama büyük bir felaket olacak sanki.”

 

Açıyor Kur’anı Kerimi, okuyor Yaratıcının merhametine sığınarak. Tsunami dalgaları evin temellerini yalayıp geri çekilene kadar.

 

 

 

BİR DEPREM TAHMİN YÖNTEMİ

 

 

ESAS ALINAN VERİLER

 

Deprem tahmininde kullandığım yöntem iki kelimeyle özetlenebilir : “Gözlemliyorum” ve “Dinliyorum.”

 

Tıpkı meteoroloji uzmanları gibi. Tek fark onların yalnızca gözlemlemesi.

 

Bir gün, olası depremleri tahmin etmeye çalışan jeoloji mühendisi bir arkadaş, İstanbul Büyükşehir Belediyesine başvurarak, deprem tahmin yöntemini geliştirmek için kendisine yardımcı olunmasını, imkan sağlanmasını ve masraflarının karşılanmasını ister. Genel sekreter, genel sekreter yardımcısı ve deprem araştırma müdürü bir toplantı düzenlerler, arkadaşın bu konudaki becerisinin derecesini anlamak için.

 

Deprem tahminiyle uğraştığım için (O sırada Emlak İstimlak Daire Başkanıyım) ben de davet edildim toplantıya. Arkadaş, depremi nasıl tahmin ettiğini anlattı ayrıntılarına girmeden. Deprem Araştırma Müdürümüz, o bildik bilimsel tavırla “Bir alet olacak ve depremden önce depremi haber verecek. Bunun dışındaki hiçbir şey bilimsel değil ve kabul edilemez” diyor ve görüşmeyi bitirmeye çalışıyor. Ve bir süre sonra da toplantı sona eriyor.

 

Birkaç gün sonra müdür arkadaşla karşılaşıyoruz ve kendisine bir soru soruyorum : “Meteoroloji bir bilim midir?” Hiç tereddüt etmeden cevap veriyor : “Tabii ki bilimdir.” “Peki” diyorum, “bu bilim neye dayanır?” Sorumu tam anlayamıyor ve “Nasıl yani?” diyor. “Yani meteoroloji biliminin temeli gözleme dayanmıyor mu?” diye açıklama yapıyorum. “Ama” diyor, “şimdi uydular var.” “İyi de” diyorum, “uydular da gözlem yapıyor, gökyüzü görüntüsünü haritalara aktarıyor ve birileri de bu görüntüleri yorumlamıyor mu?” “Anladım” diyor, “haklısın, deprem tahminlerini cep telefonuma mesajla gönder.”

 

Dört tahmin mesajı gönderiyorum cep telefonuna, olan depremlerden sonra cevap bile vermiyor, anlaşılıyor ki düşüncesinde bir değişiklik yok. Ben de mesaj göndermeyi bırakıyorum.

 

Deprem tahmininde gözlemlediğim varlıklar, kısaca şöyle özetlenebilir:

 

1. Gökyüzü (Yıldızlar, ay, güneş, bulutlar, renk değişimleri, görüntü değişiklikleri, parıltılar),

 

2. Yeryüzü (denizlerdeki ani sıcaklık değişimleri, deniz yüzeyindeki görünüm ve renk değişimleri, sis ve benzerleri, insan davranışlarındaki değişimler ve hayvan davranışlarındaki değişimler)

 

3. ve meteorolojik uydu haritaları.

 

Ve hayvanları dinliyorum, zamansız bağırışlarını, toplu haykırışlarını veya farklı seslerini. Özellikle köpekleri, horozları, martıları ve kargaları.

 

Şunu önemle belirtmem gerekir ki, Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından, web sitesinde yayınlanmaya çalışılan sabit ve hareketli uydu haritaları (fotoğrafları) programı, düzenli veri gönderebilse, Türkiye’deki ve Dünyadaki depremleri tahmin etmek için diğer verilere ihtiyaç kalmayabilir.

 

Ancak;

a. Sabit uydu fotoğraflarının en geç yarım saat öncesini gösteriyor olması,

b. Kameralı sistemdeki hareketli fotoğrafların;

(1) Onar dakikalık kesitleri birleştirmesi,

(2) En az beş saatlik zamanı kapsaması,

(3) Gerektiğinde son 24 saati görebilme imkanı vermesi,

(4) Yine gerektiğinde belirli bir bölgenin yakınlaştırılarak büyütülmesi,

(5) Son görüntünün en geç yarım saat öncesini göstermesi,

(6) Bu hususlarda aksaklıkların olmaması gerekmektedir.

 

Yaptığım tahminlerdeki hataların büyük çoğunluğu, bu sitenin veri yayınındaki aksaklıklarından kaynaklanmaktadır.

 

 

İLK VERİ :

 

YILDIZLAR VE BULUTSULAR

 

 

GÖKYÜZÜ YARILDIĞINDA

 

Gece yarılanmış ama uykunuz yok. Şöyle bir nefes almak için balkona çıkıyorsunuz. O da ne? Gökyüzü yıldızlarla dolmuş. Her zaman görünenin birkaç katı çoklukta yıldız. Ya da Samanyolu bütün haşmetiyle gözünüzün önünde. Yıldızlar bulutsularla iç içe. Her zaman görünenler de daha büyük ve daha parlak sanki.  Mırıldanıyorsunuz içinizden: “Yarın hava güzel olacak.”

 

Havanın güzel olmasını sıcak olmasıyla eş değerde görüyorsanız, yıldızların çokluğuna ve parlaklığına bakarak böyle bir tahminde bulunmanız doğru. 

 

Ancak genel bir ifade kullanmışsanız yanlış bir tesbitte bulundunuz demektir. Zira gökyüzünde çıplak gözle görünen yıldız sayısının artması, her zaman görünen yıldızların parlaklaşması ve gökyüzünün sanki yakınlaşması kısa süre içinde olacak bir depremin habercisi. Yıldızların sayısının artma oranı da, depremin şiddetiyle doğru orantılı.

 

Kur’anı Kerimin ifadesiyle gök katmanlarının yarıldığının göstergesi. (İnşikak Suresi Ayet 1, Furkan Suresi Ayet 25, Hakka Suresi Ayet 16, Rahman Suresi Ayet 37, Nebe Suresi Ayet 19) Bir enerjiyle, genel adlandırmayla gökler, özel anlamıyla da atmosfer yarılıyor ki, atmosfer nedeniyle görülemeyen yıldızlar da görünmeye başlıyor. Ve aynı nedenle atmosfere rağmen görebildiğimiz yıldızları daha yakın planda ve daha parlak görüyoruz.

 

Gök katmanlarının yarılması ne anlama geliyor? Niçin ve nasıl yarılıyor? Kur’anı Kerimde göğün yarılması bazı ayetlerde mutlak şekilde ve nasılı açıklanmadan belirtilir (İnşikak Suresi Ayet 1, Hakka Suresi Ayet 16, Rahman Suresi Ayet 37, Nebe Suresi Ayet 19). Furkan Suresinin 25’inci ayetinde açıkça ve Bakara Suresinin 210’uncu ayetinde ise işaret yoluyla gökyüzünün bulutlarla yarılmasından söz edilmektedir. Her iki ayette de bulut karşılığı olarak “GAMAM” kelimesi kullanılmıştır. Arapça’da gamam, Müfessir Muhammed Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi yağmur bulutu anlamında değil, ak bulut şeklinde sis benzeri bir oluşumun adıdır.

 

 

UZAY-ZAMAN YIRTILDIĞINDA

 

Göğün yarılması olgusunun gerçekleşebilmesi için, göğü yarabilecek güçte bir enerji olgusunun da varlığı gerekir. Bu olgu öncelikle uzayda.

 

Ömrünü tamamlamış bir yıldız çok büyük bir patlamayla havaya uçar. Ve süpernova oluşur. Süpernova, milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksi kadar parlar kısa süre için ve sonra söner. Bu sırada, uzaya ağır elementler de içeren, belki de milyarlarca ton ağırlığında döküntüler saçılır.

 

Bu döküntüler, patlama nedeniyle oluşan şiddetli enerji etkisiyle milyonlarca ışık yılı uzaklara yayılır. Yakın çevresindeki her şeyi paramparça edebilecek nitelikteki bu gücün etkisi, neyse ki dünyamıza ulaşana kadar iyice azalır, ancak yok olmaz.

 

Ayrıca “Kütleçekim Dalgaları” adı verilen etki, uzay zamanın yapısını yırtarcasına dalgalandırır ve bu yırtıcı dalgalar da, döküntülerin ulaştığı noktalara kadar ulaşır. 

 

Einstein, 1916 yılında yayınladığı Görelilik Kuramında, bu garip fikri savunur ve bugüne kadar bu fikrin doğruluğu defalarca ispatlanır ve evrenin işleyiş siteminin tanımı haline gelir.

 

 

YALNIZCA SÜPEROVALAR MI?

 

Kütleçekim dalgaları yayan olgu yalnızca Süpernova patlamaları da değil. Daha onlarcası sayılabilir : Çarpışan gökadalar, çarpışan karadelikler, kırmızı dev şeklindeki yıldızların ak cüceye dönüşmesi, ak cücelerin nötron yıldızına dönüşmesi, ak cücelerin enerji yayarak çökmesi bunlardan birkaçı. Ve henüz keşfedilmeyen başka nedenler.

 

En fazla enerji yayanı ise gamma ışını patlamaları. Gamma Işını Patlamasının, iki nötron yıldızının birbiriyle veya bir nötron yıldızının bir karadelikle çarpışması, yahut nötron yıldızının karadelik oluşturacak biçimde çökmesi nedeniyle oluştuğu varsayılıyor.

 

 

YARILMANIN BAŞLADIĞI YER

 

Peygamber Efendimiz tarafından “İlmin Beşiği” olarak sıfatlanan Hazreti Ali (K.V.), gökteki yarılmanın başladığı yeri “mecerre” olarak tanımlamış. Mecerreye, göğün kapısı, gözle görülemeyecek derecede uzaklıktaki yıldızlar, Samanyolu, Andromeda gibi anlamlar verilmiştir ki, bunlar Görelilik Kuramıyla da çakışmaktadır.

 

Süpernova patlamalarıyla oluşan parçacık gaz karışımı bulutsular da “gamam (sis benzeri oluşum, ak bulut)” tanımıyla örtüşmektedir. Geceleyin şehir ışıklarından uzakta gökyüzüne baktığınızda söz konusu bulutsuların bir kısmını beyazımsı renkte görebilirisiniz. Şiddeti 5 civarındaki depremler öncesinde bulutsular daha da netleşir ve Samanyolu boyunca çoğalır. Şiddeti 7 ve üzerindeki depremler öncesinde ise aynı bulutsuları renklere bürünmüş olarak görürsünüz.

 

İster süpernova patlaması sırasında olsun, ister diğer patlamalar nedeniyle olsun büyük bir enerjiyle ve hızla uzaya fırlayan gaz ve ağır elementlerden oluşan parçacık karışımı yığın, yakın çevresindeki tüm maddeleri parçalamakta ve parçacıkları sürüklemektedir. Güneşteki küçük bir patlamanın dünyamıza etkilerini az çok biliyoruz. Hızı ne kadar azalırsa azalsın Samanyolu başta olmak üzere yakın çevremizdeki galaksilerde bulunan bir yıldız patlaması veya çökmesi sonucu oluşan parçacık gaz karışımı bombardımanın belirli ölçüde dünyamıza da bir etkisi bulunmaktadır. Özellikle dünyada ve Satürn’de görülen kutup ışımaları bunun göstergesidir. Zira uzaydan gelen bu kütleçekim dalgalanmalarına karşı genç yıldızlar, varlıklarını koruyabilmek için yüksek enerjili fotonlar yayar ve bu enerji ve parçacıklara karşı kalkan oluştururlar. Ancak varlıklarını sürdürmelerine karşın yine de etkilenmekten kurtulamazlar. Günümüzde bu etkiler ve parçacıklar yer üstüne ve yer altına kurulan tesislerde ölçülebilmektedir.

 

 

KOZMİK MERMİ

 

Yıl 2001 ortaları. Büyükşehirdeki daire başkanlığına Mehmet Yalçıntaş adında bir arkadaş geliyor, bir problemi için. Kızımın öğretmeninin yakını. Problem konuşulduktan sonra sohbet faslı başlıyor. Derken konu İstanbul’un korkulu rüyası olan depreme geliyor. Dünyadaki depremleri tetikleyen enerji etkisinin büyük ihtimalle uzaydan geldiği, söylediklerimden biri.

 

2003 yılının sonları. Telefonda Mehmet Yalçıntaş. Altı yedi aydır seni arıyorum, daire başkanlığından ayılmışsın, ziyaretine gelmek istiyorum, diyor. Kartal Belediyesinde buluşuyoruz. Elinde bir gazete kupürü. 24 Kasım 2002 tarihli Vatan gazetesinin 5’inci sayfası. “Hani” diyor, “Depremi tetikleyen enerjinin gökyüzünden geldiğini söylemiştin ya, ABD’li bilim adamları da aynı şeyi tesbit etmişler. Bunu sana haber vereyim dedim.”

 

Haber, özetle şöyle: Amerikalı araştırmacı Eugene Herrin ve Dallas Southern Methodist Üniversitesindeki ekibi yaptıkları incelemeler sonunda, yerküredeki bazı depremlerin, özellikle de yaklaşık dört şiddetindeki depremlerin uzaydan gelen kozmik mermiler tarafından oluşturulduklarını tesbit etmişler. Kozmik mermi adını verdikleri parçacıklar, insan hücresi büyüklüğünde, ağırlıkları 1 ton, saniyede 400 kilometre hızla hareket ediyorlar, yani sismik dalganın üç katı hızla ilerliyorlar ve yerkürenin bir tarafından girip diğer tarafından çıkarak uzaydaki yolculuklarına devam ediyorlar. İki tanesinin yerküredeki giriş ve çıkış yerleri de sismik istasyonlarınca tesbit edilmiş. Kozmik mermiler, yerkabuğunu delerken 4 kilotonluk atom bombasının oluşturduğu etkiye eşit enerji oluşturuyorlar.

 

Aynı araştırmacılar, kozmik mermi adını verdikleri oluşumların, şiddeti 4’ün üzerindeki depremlere sebep olmayacağı görüşünde. Ya kısa bir zaman kesiti içinde binlerce veya milyonlarca kozmik mermi aynı bölgeye çarparsa. 

 

 

HENÜZ DÜNDÜ

 

Burada NASA sitesinde yayınlanan ilginç bir olayı aktarmakta yarar var: Bilindiği gibi 26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya, Hindistan, Burma gibi ülkeleri içine alan 9,3 şiddetinde yıkıcı bir deprem meydana geldi. Birgün sonra, yani 27 Aralık 2004 tarihinde ise dünyaya 55.000 ışık yılı uzaklıktaki SGR 1806-20 adlı bir Nötron yıldızının patlamasıyla veya çöküşüyle (veya her ne hal olduysa, zira NASA da söz konusu nötron yıldızında neler olduğu hususunda fikir beyan edemiyor) oluşan gamma ışın patlamasının görüntüleri Swift Uzay Gözlemevine ulaştı.

 

Swift radarları atmosfere, evrendeki en şiddetli patlamalar olan Gamma Işın Patlamalarını saptamak için henüz bir hafta önce gönderilmiştir. Bu yeniliğine rağmen aşırı gamma ışını yüklenmesiyle sarsılır. Üstelik bu ışınlar radara, aya çarptıktan sonra yansıma suretiyle ulaşmıştır. Üstelik ayı bile titretmiş, yeryüzünde yayın yapan çok uzun dalga radyo yayınlarını bile etkilemiştir. Belirtilen şudur ki eğer patlamanın gerçekleştiği nötron yıldızı, 10 ışık yılı uzaklıkta, örneğin Sirius yıldızının bulunduğu yerde olsaydı, 27 Aralık 2004 tarihinde dünyada hayat sona erecekti.

 

Samanyolu gökadası merkezinin biraz ötesinde meydana gelen patlama, bilinen tarih içinde gözlemlenen ikinci şiddetli patlama. İlki 1604 yılı Ekim ayında Johannes Kepler tarafından yine Samanyolu’nda tesbit edilen süpernova patlaması.

 

Ancak 27 Aralık 2004 günü gözlemlenebilen patlama öncekinden çok daha şiddetli ve yırtıcı. Belki de bu nedenle, nötron yıldızı patlamalarına üst süpernova (hipernova) patlaması adı verilmiş. Güneş sistemimizin de içinde bulunduğu Samanyolu galaksisinde yüzlerce yıllık süreç içinde belki de en büyük patlama. Parlama nedeniyle söz konusu yıldızın görüntüsü Ay’ın büyüklüğünü aşmış.

 

Nötron yıldızının nasıl bir şey olduğunu kısaca belirtelim: Dev bir yıldız, iç tepkimeleri oluşturan nükleer yakıtını yani ömrünü bitirir ve büyük patlamaya sahne olur (Süpernova). Bu sırada yıldız kütlesinin tamamına yakın çok büyük bir kısmı bu patlama ile uzaya savrulur, gaz ve ağır elementlerden oluşan bu parçacıklar uzay boşluğu denilen ve aslında boş olmayan alanlarda hızları sona erene kadar dağınık vaziyette yol alır ve sonra durağanlaşırlar. Bu gaz ve parçacıkların yoğunlaşıp durağanlaştığı bölgelerde bulutsular oluşur ve milyonlarca yıl sonra bu bulutsular yeni yıldızların veya yıldız kümelerinin doğduğu rahimler haline gelir.

 

Patlayan yıldızdan arda kalan daha merkezdeki artık, kendi ağırlığı altında ezilmeye başlar ve ak cüce adı verilen yıldız türüne dönüşür. Daha sonra söz konusu ezilme çok daha fazla artar, atomların iç kuvvetlerini aşar ve atomlar da çöker. Geriye yalnızca nötrondan oluşan saf madde kalır. Artık atomun çekirdeğiyle elektronlar arasındaki boşluk da yok olmuştur.

 

Geriye kalan kütledeki nötronları ayakta tutan atom altı parçacıklar da belirli şartlar altında çöktüğünde, artık yıldız karadelik halini alacaktır.

 

 

NE İLGİSİ VAR?

 

SGR 1806-20 adlı Nötron yıldızı, yaklaşık 55.000 yıl önce, patlama veya çöküşü etkisiyle uzaya, dünyamıza kadar ulaşan şiddetli bir enerji (gamma ışınları) fırlattı. NASA tarafından açıklandığı kadarıyla, bir saniyenin onda biri kadar zamanda fırlattığı enerji, Güneşimizin yüz bin yılda yaydığı enerjiden daha fazla.

 

Denilecektir ki Nötron yıldızının parlama görüntüsü dünyamıza 27 Aralıkta ulaştı, oysa 9,3 şiddetindeki Endonezya depremi 26 Aralıkta meydana geldi. Dolayısıyla bu iki olay arasında bir ilişki olamaz. Zira görüntünün gelişi ışık hızıyladır ve bu hızın üstünde hız yoktur.

 

Bence, iki olay arasında bir ilişki var ve Endonezya depremi üzerinde söz konusu nötron yıldızı enerji atımı etkili oldu.

 

Işık hızı üstünde hız olmadığı, şimdilik kabul edilen kuramsal gerçek. Aksine deney sonuçları bulunduğu iddia edilmekle birlikte henüz bu iddialar gerçeklik kazanamadı. Bu nedenle uzayın yapısal özelliğine ve ışık denilen varlığın niteliğine bakmak gerekiyor. Uzayın gaz ve parçacık karışımı bulutsularla, nova ve süpernova nedeniyle uzaya saçılan diğer parçacıklarla ve karanlık madde denilen yapıyla dolu olduğu bilinen bir gerçek. Süpernova patlaması sırasında ışık hızına yakın bir hızla uzaya saçılan yıldız parçacıklarının boyutları küçülürken kütlelerinin yoğunlaştığı da bir gerçek.

 

Işığın ne olduğu konusu (niteliği ve davranış biçimi) ise yüzyıllar boyunca tartışılmış, büyük bilimsel kavgalara konu olmuştur. Ancak bugün kavga sona ermiştir. Işık, fotonlardan oluşur, hem elektromanyetik bir dalga, hem de kütlesi olan parçacıktır. Yani enerji paketçikleridir. Davranışı da kendisine özgüdür. Hızları nedeniyle yığınsal etkileri, çarptıkları yüzeylerde basınç uygular ve sürükler. Örneğin güneşten gelen fotonların dünyaya çarpmaları ile oluşturdukları basıncın yaklaşık 320.000.000 ton olması gibi. Madde benzeri kütlelerinin olduğu, çekim gücüne tabi tutulduklarında yön değiştirmeleriyle ispatlanmıştır. Pratik hayatta ışık dediğimiz şey, elektromanyetik dalga boylarını gösteren tayfın yaklaşık yüzde birlik bölümü. Kalan kısım, düşük frekansı nedeniyle gözümüzle göremediğimiz morötesi, röntgen ve gamma ışınlarıyla, yüksek frekansı nedeniyle göze görünmeyen kızılötesi, mikrodalga, radyo dalgaları, uzun ve aşırı uzun dalga ışınımları. Görünmeyen ışık dalgaları çeşitli aletlerle görünür hale getirilmekte, bazen de yalnızca etkileriyle algılanabilmektedir.

 

Nötron yıldızındaki gamma ışını patlaması ile Endonezya depremi arasındaki ilişkiye dönelim. Saniyenin onda biri kadar süren Nötron yıldızındaki gamma ışın patlamasının görüntüsü, yani patlamayla savrulan fotonlar dünyaya 27 Aralıkta ulaştı. Peki, bu ışınların önleri sıra sürüklenen, önceden uzaya dağılmış durumdaki gaz ve diğer element parçacıkları? Bu parçacıkların belki bir gün, belki bir hafta önce dünyaya ulaşmış olması mümkün.

 

AKOM Başkanı Mesut Pektaş’ın 24 veya 25 Aralıkta, telaşla “Arkadaşlar, büyük bir deprem olacağını söylüyorlar, Marmara’da bir tehlike var mı?” diye sormasının sebebi büyük ihtimalle bu.

 

Zira örneğin İstanbul Teknik Üniversitesi, elektromanyetik dalgalanmayı ölçerek depremleri tahmin edebilme çalışması yapıyor. Peki, bu parçacıklar ışık hızıyla mı hareket etti? Işık hızıyla hareket ettiyse enerjiye dönüşmesi gerekmez miydi?

 

Dünyayı bombardımana tutan enerji olsa bile büyük bir etki. Kaldı ki gamma ışınları önünde sürüklenen parçacıkların ışık hızında hareket etmiş olması da gerekmiyor. Zira ışık bile ışık hızına boşlukta ulaşabiliyor. Karşısına çarptığı bir engel çıktığında, onu sürülerken hızı düşüyor. Işığın sudaki hızı farklı, elmastaki hızı farklı. Yani ışık, yoğunlukla karşılaştığı zaman da hız kaybediyor.

 

Bu konunun araştırılmasında yarar var.

 

Şöyle bir düşünce akla gelebilir : “Madem ki depremi oluşturan enerji gökten geliyor, öyleyse yapılacak bir şey yok.”

 

En azından (çoğalarak ve yakınlaşarak) yıldızların verdiği haberi dikkate almamız, ölümleri azaltmaya vesile olabilir. Bu nedenle önemli.

 

 

FAYLARDAN YÜKSELEN ENERJİ

 

Kanaatime göre göğü (burada gökle kastedilen dünya atmosferidir) yaran ikinci etki, yeryüzünde depremin oluşumu (ilk ve ikinci evre) sürecinde yeraltından, özellikle fay hattı boyunca yükselen enerji. Radon ve Argon gazının radyoaktif element olduğu unutulmamalı. Yeraltında yapılan nükleer denemelerin etkisi de unutulmamalı.

 

Bu enerjinin varlığı, yağmur bulutları bir yönden diğer bir yöne giderken bu hat önünde sıkışıp uzun çizgisel görünüme dönüşmesiyle kolaylıkla anlaşılıyor.

 

 

GÖK YARILMASI NEYİN GÖSTERGESİ

 

Gökyüzünde çıplak gözle görünen yıldız sayısının artması ve önceden görünenlerin parlaklaşması iki olgunun göstergesi. İlk olarak yeryüzünde, kısa süre içinde deprem olacağının. İkinci olarak da, artan yıldız sayısının orantısal çokluğuna göre depremin hangi şiddette olacağının göstergesi.

 

Yıldızların çoğalması yeryüzünde olacak bir depremi göstermekle birlikte, ülkesel yerini net bir biçimde göstermemektedir. Ancak buna paralel olarak gökyüzü de yakınlaşmışsa depremden gözlem yapılan yer de etkilenecek demektir.

 

Bu durumda diğer deprem işaretlerinin daha dikkatli incelenmesi gerekmektedir.

 

 
İLKESEL AYRINTILAR

 

Yıldız gözleminin en önemli sonucu, yeryüzünde büyük deprem olup olmayacağının ve olacaksa en fazla kaç şiddetinde olabileceğinin belirlenebilmesidir.

 

Yıldızlarla birlikte sanki göğün yere sarkması (yakınlaşması), depremin çok daha şiddetli olacağının göstergesidir.

 

Puslu havalarda gözlemin daha dikkatli yapılması gerekmektedir. Bu durumda normal zamanlardaki yıldızlar yine de görünüyorsa, yıldızların çoğalmış olma ihtimalini göz önünde tutmak gerekmektedir.

 

Bulutlu gecelerde ise yıldız gözlemi daha da zordur. Gökyüzü bulutlarla tümüyle kaplı ise yıldızlar görünmeyecektir. Ancak bazı takımyıldızlar görünecek şekilde parçalı bulutlu ise gözlem yapma imkanı devam ediyor demektir.

 

Yıldız gözlemi, aynı noktadan ve aynı saatlerde yapılmalıdır. Zira şehir içinden yapılan gözlemde, ışık kirliliği nedeniyle yıldızlar az sayıda görünürken, şehir dışından yapılan gözlemde birkaç katı yıldızla karşılaşılacaktır. Hatta şehrin bir noktasından yapılan gözlemle, bir başka noktasından yapılan gözlem bile farklı sonuçlar doğuracaktır.

 

Gözlemi yapacak kişi, aydınlık bir ortamdaysa, televizyon veya bilgisayar başındaysa, gözlem yapmadan önce karanlığa alışması için gözlerini otuz saniye kadar yummalıdır.

 

Yıldız gözleminde, bir veya birkaç takımyıldız parselinin dikkate alınması, daha sağlıklı bir gözlem yapılmasına yardımcı olacaktır. Bu hususta Kuğu, Boğa, Avcı, Aslan, Akrep ve Perseus takımyıldızları iyi sonuç vermektedir.

 

Eğer deprem gözlem yapılan yerde olacaksa, şiddetinin düşük, uzak yerde olacaksa şiddetinin yüksek hesaplanması gerekmektedir.

 

 

YILDIZLAR UZADIĞINDA

 

Deprem öncesinde yıldızlar, yukarıdan aşağıya doğru uzamakta (papyon kravat) şeklini almakta, şiddetli depremler öncesinde ise papyonun alt uçları daha da uzamaktadır. Dünyaya yakınlaştığı zamanlarda ise özellikle Venüs gezegeni dallı yapraklı bir güle dönüşmektedir.

 

Yıldızlar bir müddet bu halde kaldıktan sonra eski haline dönmektedir. Kanaatimce bu şiddetli elektromanyetik dalgalanma işaretidir.

 

Yıldız uzamalarına paralel olarak, aynı uzama hali, 3 kilometreden daha uzaktaki şehir lambalarının ışıklarında da gözlenmektedir.

 

Bu görünüm, bir kaç saat içinde, yakın bir mekanda (Yarıçapı yaklaşık 400 kilometre olan bir alan) deprem olacağını göstermekle birlikte, nerede olacağına işaret etmemektedir.

 

 
AY BİRDEN FAZLA GÖRÜNDÜĞÜNDE

 

Deprem öncesinde ay, birbirinin üzerine binmiş şekilde, küçük şiddetteki depremler öncesinde iki, daha şiddetli olanlarda üç tane olarak görünmektedir. Dolunay veya yarım ay evrelerinde bu iki veya üç ay görüntüsünün birbirinin içinden geçen sınır çizgileri de belli olmakta,  hilal evresinde ise uçlar çatallı hale gelmektedir.

 

Bu görünüm, bir kaç saat içinde deprem olacağını göstermekle birlikte, nerede olacağına işaret etmemektedir.

 

Ayın ikileşmesi veya üçleşmesi olayı, yıldızların uzamasına paralel zamanda gerçekleştiği gibi, bağımsız olarak da gerçekleşmektedir.

 

 

AY HARELENDİĞİNDE

 

Ayın çevresinde beyazımsı veya sarımsı hare (ayevi) oluşması depremsellik ifade etmez. Yine soğuk havalarda ay ışığının bulutlarda veya buz kristallerinde kırılmasıyla oluşan çok geniş çemberlerin de depremsellikle ilgisi yoktur.

 

Ancak ayın etrafında iç içe geçmiş (birbirini takip eden) her biri değişik renkte (sarı, beyaz, mavi, kırmızı, eflatun, yeşil…) hareler, yakın zamanlı bir depremi işaret etmektedir. İç içe geçmiş çemberimsi hare sayısının fazlalığı deprem şiddetinin yüksek olacağının belirtisidir.

 

Bu görünüm, bir kaç saat içinde deprem olacağını göstermekle birlikte, nerede olacağına işaret etmemektedir.

 

 

İKİNCİ VERİ : BULUTLAR

 

 

POTANSİYEL DEPREM YERİ HABERCİSİ OLUŞUMLAR

 

Uydu fotoğraflarında başlangıçta açık gri olan, yoğunlaştıkça beyazlaşan “sıvanmış bulutumsu veya sis benzeri oluşumlar” bulunmaktadır. Genel bir ifadeyle hareketsizdirler, belli bir alanda oluşur ve aynı yerde yoğunlaşırlar. Deprem olduktan sonra ortadan kalkarlar/ kaybolurlar. Yeniden oluşmaları yeniden deprem olacağının işaretidir.

 

Özellikle Kuzeydoğu Anadolu bölgesi ile Marmara Bölgesi bu oluşumlara belirgin şekilde örneklik oluşturur.

 

Ancak bu oluşumlar büyük depremlerin değil küçük veya orta ölçekli depremlerin göstergesidir.

 

İkinci oluşum, ufku kaplayan blok halindeki bulutumsu katmandır. Sabahleyin güneş doğmadan hemen önce görülmeye başlar ve güneş yükseldikçe görülmez hale gelir. Akşamleyin güneşin batmasına yakın yeniden görünmeye başlar ve güneş battıktan yarım saat kadar sonra görünmez hale gelir.

 

Radon ve argon gazı olduğunu tahmin ettiğim oluşumun rengi gridir. Ancak yoğunlaştıkça (deprem yaklaştıkça) siyahımsı renge bürünür ve arkasında kalan güneşi görünmez hale getirir.

 

Söz konusu katman, katmanın bulunduğu ufuk yönünde, katmanın yoğunluğu ölçeğinde deprem olacağını belirtir. Ancak buna dayanılarak yapılacak tahmin nisbeten uzun vadelidir (oluşum başladıktan itibaren 15 gün – 1,5 ay).

 

Katmanın yerinin belirlenmesi aynı anda karşıt yönlerden gözlemlemekle ya da hassas radarlarla mümkün olabilir.

 

Potansiyel deprem yerini gösteren bir başka görüntü yağmur bulutlarının aldığı şekille ilgilidir. Yığınlar halinde hareket eden yağmur bulutları normal seyrine devam ederken, bazen bir hat üzerinde (sanki görünmez bir enerji duvarına çarpması sonucu) sıkışmaya başlar ve sonunda çizgisel hale gelir. Bu görüntünün çizgisel yağmur bulutlarıyla ilgisi yoktur.

 

Bulutların sıkışarak çizgi oluşturduğu hat, hareketli bir fayın göstergesidir.

 

 

DEPREM HABERCİSİ BULUTLAR

 

1.   YILANKAVİ (EJERİMSİ) BULUTLAR

 

Şekil bakımından, Çin düşüncesindeki ejderhalara veya ufuk boyunca uzanmış yılanlara yahut uzun kılıçlara benzerler.

 

Bir yerden gelip başka bir yere giden bulutlardan değildir. Sağa sola hareket etmezler, belirli bir tempoyla ufka paralel olarak yükselirler. Çıkış yerleri de yükseldikleri yerdir.

 

Yukarıya doğru yükselişleri iki şekildedir ve iki farklı sonuç doğurur: Deprem çok yakınsa (yaklaşık 15 dakika ile 2 saat arası) söz konusu bulut veya art arda beliren bulutlar hızla yükselir ve yükseklere çıktıkça yok olurlar. Deprem hemen değil de yaklaşık 48 saat içinde olacaksa, söz konusu bulutların yükselişi çok yavaştır, adeta oldukları yerde dururlar.

 

Yılankavi bulutlar fay boyunca ve fay uzunluğunca yükselirler.

 

Anılan bulutların kalınlığı ve art arda yükselen bulutlar söz konusu ise sayısı, depremin şiddetiyle doğru orantılıdır.

 

Bu bulutlar, daha önce belirtilen blok halindeki bulutumsu katmanla yakından ilişkilidir.  Büyük ihtimalle, yeraltından yükselen gazların, son anlardaki şiddetli dışa atılımlarından oluşmaktadır.

 

Deprem, söz konusu bulutların yükseldiği çizgisel bölge üzerinde meydana gelir. Şöyle diyebiliriz : Depremin, bu bulutun herhangi bir yerinde olması ihtimali % 10,  daha kalın ucunda olması ihtimali % 30, sivri uçta olması ihtimali ise % 60’tır. Bazen her üç noktada da deprem meydana gelmektedir, ancak şiddet bakımından en yükseğinin meydana geldiği yer bulutun sivri ucunun gösterdiği yerdir.

 

Bulutların çıkış yeri, karşıdan gözlemle veya hassas radarlarla tesbit edilebilir. Uydu aracılığıyla görülmesi zordur. Ayrıca uydu haritaları en erken 1 saat sonra yayınlandığından, tesbit yapılıncaya kadar deprem meydana gelebilmektedir.

 

Yılankavi bulutlar, kural olarak;

 

Doğu ve kuzey yönlerinde güneşin batmasından yaklaşık 1,5 saat önce görünmeye başlar ve 1 saat kadar sonra görünmez olur.

 

Batı ve güney yönlerinde ise güneşin batışından yaklaşık yarım saat önce görünmeye başlar ve yaklaşık 1 saat kadar sonra görünmez olur.

 

Renkleri kahverengimsi gridir.

 

Deprem yaklaşık bir saat içinde olacaksa, buna işaret eden bulut veya ard arda yükselen bulutlar, günün yirmidört saati görülebilir. Bu bulutların rengi gece ve gündüz beyazımsıdır.

 

 

2. KERVANIMSI BULUTLAR

 

Renkleri, güneşli zamanlarda siyahımsı, güneşsiz zamanlarda ve geceleri beyazdır.

 

Bir yerden çıkar ve belirli bir eğimle yükselerek başka bir yere giderler. Bir kervandaki develerin peş peşe dizilişine benzer görünümdedirler. Topak topak bulutlar, hayali bir çizgi üzerinde birbirini izler. Bazıları, oyun olsun diye sigaradan üflenen halka halindeki dumanlara benzer. Çıkış yerinden uzaklaştıkça görüntüleri büyür.

 

DEPREMIN YERI, BULUTLARIN ÇIKTIĞI YERDIR, özellikle kızılötesiyle resimlendiğinde kırmızı renkli bulutların çıkış yerine dikkat.

 

Depremin şiddeti, bulut topaklarının iriliğiyle ve gidiş hızıyla doğru orantılıdır.

 

 

BULUTLARIN UYDU FOTOĞRAFLARINDAN TAKİBİ

 

Uydu haritalarında çizgi haline gelmiş bulutlar, depremin olacağı fayı veya birbirini takip eden fayları gösterir. Çizginin bir ucu ince ve sivri ise depremin olacağı nokta bu uçtur. İki uç da sivri ise her iki uçta da deprem olasılığı var demektir.

 

Çok uzun (600 kilometre ve daha uzun) mesafeler boyunca devam eden bulutların incelerek sona ermesi halinde, bulutun sona erdiği ilk ince uç depremin olacağı yeri gösterir. Ancak bu ucun hiç olmazsa 5-6 saat aynı yerde kalması gerekir.

 

Çizgisel veya uç veren uzun bulut şeklinde olmasa bile, uzun süre aynı noktadan çıkıp uzaklaşan bulutlar, çıkış yerinde deprem olacağının işaretidir.

 

Bulutların inceden kalına doğru ve yine açık beyaz renkten koyu beyaz renge doğru değişmesi, depremin şiddetiyle doğru orantılıdır. Bir noktadan çıkan bulutların yoğunluğu da depremin şiddetini belirtir.

 

 

BULUTLARIN UYDU HARİTALARINDAN İZLENMESİNDE SORUNLAR

 

Yağmurlu havalarda, yeraltından gökyüzüne yükselen enerji hattında bulutların yığılması sonucu oluşan çizgisel görüntü, potansiyel deprem yerini gösterdiği halde, yakın bir zamanda (1-3 gün) deprem olacağı hissini vermekte, ancak deprem aynı noktada daha sonraki günlerde (3-15 gün) meydana gelmektedir.

 

Uydunun yeryüzüne bakış açısı bilinmediğinden, haritada görünen bulutun çıkış yeri ile bulutun gerçek çıkış yeri farklı olabilmekte, bu da deprem olacağı tahmin edilen yerde sapmalara neden olmaktadır. Bu problem, uydu haritasının hatalı okunmasından da kaynaklanabilir.

 

İnternet üzerinden verilen Uydu haritaları, DMİGM’nce yarımşar saatlik aralıklarla verilmekte, bu da bulutun çıkış noktası konusunda hatalı değerlendirmeye neden olmaktadır. Bazen de saatlerce, hatta günlerce bu haritalar yayınlanamamaktadır. Kameralı sistem haritaları da çoklukla zaman sıralamasına göre değil, karışık şekilde düzenlenmekte, daha doğrusu düzensiz gösterilmektedir.

 

Bu satırlar yazıldıktan sonra, 2005 yılı Temmuz ayı sonlarında Meteoroloji Genel Müdürlüğü sitesi yeni bir sisteme geçmiş, hem radar görüntüleri, hem de uydu görüntüleri bir kaç ay düzenli bir biçimde verildikten sonra eski sisteme dönülmüştür. Diğer ülkelerin uydu görüntülerini gösteren proğrem eki de yayından kaldırılmıştır.

 

Kısaca eskiye göre daha eksik ve daha az yararlı bir proğram söz konusudur.

 

 

ÜÇÜNCÜ VERİ : GÖKYÜZÜNDEKİ DEĞİŞİMLER

 

 

GÖKYÜZÜNÜN BULANIKLAŞMASI

 

Gökyüzünün şiddetli fırtınalar öncesindeki gibi bulanık bir görünüm alması yakın (0-8 saat) bir depremin işaretidir. Ancak meteorolojik verilere göre fırtına meydana gelecekse deprem değil fırtına işareti sayılması gerekecektir.

 

Depremin yerinin göstergesi değildir. Belki bulanıklığın yoğun olduğu kısım, depremin olacağı yerin yönünü gösterebilir. Bulanıklığın yoğunluğu, depremin şiddeti hakkında da fikir vermektedir.

 

 

GÖKYÜZÜNÜN KIZILLAŞMASI

 

Gökyüzünün belirli bir bölümünün kızıl gül, yanmış yağ rengi alması, yakın (0-8 saat) bir depremin işaretidir. Bu durum aynı zamanda şiddetli fırtına belirtisi de olduğundan, meteorolojik verilere göre fırtına meydana gelecekse deprem değil fırtına işareti sayılması gerekecektir.

 

Yön olarak deprem olacak yerin de göstergesidir. Kızıllık tüm gökyüzünü kaplamışsa deprem bulunulan yerde veya çok yakın bir yerde olacak demektir. Kızıllığın yoğunluğu, depremin şiddeti hakkında fikir vermektedir.

 

 

PIRILTILAR VE PARILTILAR

 

Depremler öncesinde grup vaktinde batı yönünde pırıltıların olduğu bilinmektedir.

 

Buna ilaveten deprem öncesinde, geceleri, depremin olacağı yer yönünde kıvılcım şeklinde pırıltılar, asteroit yağmuruna benzeyen, ancak sağa sola yukarıya hareket eden çizgisel pırıltılar ve/veya mavi alev şeklinde parıltılar görünmektedir. NASA’nın görüşünün aksine dikkatli bir bakışla bunlar çıplak gözle görülebilmektedir.

 

Deprem, bulunulan yerde veya yakın bir bölgede olacaksa, söz konusu pırıltı ve parıltılar gökyüzünün her yanında meydana gelmektedir.

 

Parıltıların büyüklüğü, pırıltıların sıklığı veya ulaştığı yükseklik, olacak depremin şiddeti hakkında fikir vermektedir.

 

17 Ağustos depremi öncesinde, “durmadan yıldız yağdı“ denilmesinin sebebi, parıltıların asteroit yağmuru sanılmasından kaynaklanmıştır.

 

 

RENK CÜMBÜŞÜ

 

Depremler öncesinde GÜNEŞİN DOĞUŞU öncesinde ve sırasında, yine GÜNEŞİN BATIŞI sırasında gökyüzünde her zamankinden farklı bir şekilde renk değişimi yaşanmaktadır.

 

Böyle zamanlarda deprem olacak yönde garip tonlu yeşil, mavi, pembe renkte katmanlar oluşmaktadır.

 

 

DÖRDÜNCÜ VERİ : HAYVANLARDAKİ DEĞİŞİMLER

 

 

KÖPEK SESLERİ

 

Gelene geçene havlamak, kedi kovalarken havlamak, hemcinslerine havlamak, köpeklerin normal davranışlarıdır.

 

Bazı köpekler, ezan okunmaya başlarken ulumaya başlar, ezan sona erene kadar bu hareketi sürdürürler. Bu da normaldir.

 

Yüksek frekanslı havlamalar, bir kaç köpeğin kavga sırasındaki havlamaları deprem işareti değildir.

 

Deprem olacağını gösteren köpek sesleri iki çeşittir :

 

1. Uzunca bir süre devam eden (15 dakika – 1 saat) + düşük frekanslı (tereddütlü, çekingen, istemediği halde, sesini yükseltmeden, ne olduğunu anlamadığı bir durum karşısındaymış gibi) havlama.

 

2. Uluma (Hatta ağlarmış gibi uluma)

 

Birinci şıktaki havlama, deprem olacağını ve şiddetinin de 3,5 - 4,5 arasında olacağını gösterir. Ve deprem yaklaşık 200 km yarıçapındaki bir alan içinde meydana gelir.

 

Ulumalar ise, ulumanın devam ettiği süreye göre 5 ve daha üstü şiddetteki depremlerin işaretidir.

 

Köpek sesleri, depremin olacağı yeri göstermez, deprem olacağı yönünde uyarır. Depremin olacağı yer, diğer işaretlerle belirlenecektir.

 

 

KISA KISA DİĞER HAYVANLAR

 

Martıların çığlık çığlığa karışık yönlerde, hatta binaların aralarına dalarak uçuşması (doğru deyimle kaçışması) çok yakın (0-2 saat) bir depremin habercisidir. Ancak bu kaçışmanın bir gürültü (havai fişek atılması, silah sesleri, patlama, ezan öncesinde hoparlörde oluşan gürültü) nedeniyle meydana gelip gelmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.

 

Olağandışı şekilde karıncaların, özellikle kanatlı karıncaların ve diğer böceklerin, üst katlardaki dairelere doluşması, o bölgede oluşacak bir depremi göstermektedir.

 

Bulunulan yerde meydana gelecek 4 şiddeti üstündeki depremler öncesinde hayvanlar şaşkınlaşmakta, bu nedenle de kedi, köpek, martı gibi hayvanlar karayollarında araçlar altında can vermektedir.

 

Orta ve daha üst şiddetteki depremler öncesinde kargalar, çığlık çığlığa hayali bir düşmanla kavga etmekte, martılara ve güvercinlere saldırmaktadır.

 

 

BEŞİNCİ VERİ: DENİZLERDEKİ DEĞİŞİMLER

 

Denizde ve denize sınırı olan yerlerdeki deprem öncesinde, denizde birbirini takip eden uzun dalgalar meydana gelmektedir. Ancak bir kaç saat içinde fırtına olup olmayacağı bilgisinin bulunması gerekmektedir.

 

Deniz yeşil renge bürünmekte ve köpüklenmektedir.

 

Balıklar su yüzeyine yakın (görünür şekilde) yüzmekte, sıklıkla yüzeyde suyun dışına zıplamaktadır.

 

 

ALTINCI VERİ: İNSANDAKİ DEĞİŞİMLER

 

Deprem öncesinde, insanlarda da belirgin değişiklikler meydana gelmektedir.

 

Nedeni ister radon veya Argon gazı olsun, ister gökten gelen veya yerden yükselen enerji çıkışına bağlı şiddetli elektromanyetik dalgalanma olsun, büyük hatta orta büyüklükteki depremler öncesinde insanlar gerginleşmekte, kavga etmek için bahane aramakta, bedeninin çeşitli yerlerinde ağrı, hatta sancı oluşmakta, göğsünde ve kulaklarında baskı meydana gelmekte, şiddetli baş dönmesi şikayetleri artmaktadır.

 

 

DEPREM VAR MI ?

 

 

Diyelim ki İstanbul’dasınız. Üstelik deprem korkunuz da var. Yıkıcı bir depremin şiddeti de en az 5 – 5,5 civarında. Marmara denizinde veya çok yakınında şiddeti 5’i geçecek bir deprem olup olmayacağını (basit şekilde) nasıl anlayacağız?

 

Gökyüzündeki yıldızlar, her zaman baktığınız yerden gözlemlediğinizde en az 10 katına çıkmışsa,

 

Üstelik köpekler ulumaya, martılar binaların aralarına dalarak çığlık çığlığa bağırmaya, horozlar vakitsiz ve sürekli ötmeye başlamışsa,

 

Üstelik, E 5 veya Sahil Yolu gibi trafiğin yoğun olduğu ulaşım akslarında ortalama 1 kilometreye 1 adet düşecek şekilde (kedi, köpek, martı, karga gibi) hayvan leşleri varsa,

 

Üstelik geceleyin gökyüzünün tümünde bacadan çıkar gibi gökyüzüne kıvılcımlar çıkıyorsa, yahut parıltılar yıldız kayması gibi sağa sola uçuşuyorsa (Gökyüzünün tümüyle bulutlu olması, parıltıları görmek için herhangi bir engel oluşturmamaktadır).

 

Bulunduğunuz yerde yakın zamanlı ve şiddeti 5’i geçebilecek bir deprem var demektir. Aksi halde rahat olun, bulunduğunuz bölgede beklenebilecek böyle bir deprem yok demektir.

 

Şiddeti 5’in üzerinde ve bulunduğunuz bölgede bir depremin meydana geleceği kanaatine varabilmek için son iki olgunun varlığı şarttır. Zira yıldızların on kat çoğalması veya hayvanların bağırışları, 5 şiddetindeki bir depremin ön koşuludur ama 5 şiddetinde veya daha şiddetli bir depremin çok uzaklarda olacağını da gösterebilir.

 

Bulutlar teknik bir konu olduğundan ve bulutlar birbirine benzediğinden, bu hususta bulutları izlemek, gereksiz telaştan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

 

 

DEPREM ENGELLEYİCİLERİ

 

 

I. KELEBEK ETKİSİ :

 

“Kainatta her olay birbirine bağlı bir kurallar (sebep-sonuç) zinciri halinde meydana gelmektedir, yani kusursuz bir nizam bulunmaktadır. Ancak bazen bu kusursuz düzenin işleyişiyle bağdaşmadığını düşündüğümüz olaylar da meydana gelmektedir. Bazılarınca bu durumlar kaos olarak adlandırılsa da, sistem dışı veya sisteme aykırı olayların da belirli bir mantığı, belirli bir nedeni vardır.

 

Meteoroloji uzmanları, bir bulut katmanının niceliğine, niteliğine, yüküne, konumuna, rüzgarla nereye ne zaman gideceğine bakarak, falan yerde falan zamanda şu şiddette yağmur yağacağı tahmininde bulunurlar.

 

Fakat bir yerlerde bir kelebek kanat çırpar, oluşturduğu o küçücük hava akımı, gökyüzündeki elektromanyetik dalgalanmayı bozar, bulutların yönü değişir ve yağmur başka bir yere yağar.“

 

Muallak Kaderin değişebileceğine işaret eden “Dua, belaları kaldırır“ ve “Sadaka ömrü uzatır“ hadisi şerifleri, bu etkiyi anlatır.

 

Bu nedenle bütün belirtiler A noktasını gösterirken, deprem B noktasında olabilmektedir.

 

Bunun nedeni bir etkiyle enerjinin fayın A noktasından değil de B noktasından boşalması ya da yerküreyi çevreleyen gaz hatları arasındaki bağlantı yüzünden A ülkesinde olan deprem nedeniyle B ülkesindeki depremin ortadan kalkmasıdır.

 

 

II.  YAĞMUR

Gözlemlerime göre şiddetli yağmurlar, depremleri, özellikle karasal depremleri ertelemekte, en azından şiddetini azaltmaktadır.

 

 

 

DEVLETE DÜŞEN GÖREV

 

Türkiye, bir deprem ülkesi. Üstelik Meksika, Panama, Şili ülkelerinden başlayıp Cebelitarık Boğazına ulaşan, oradan İtalya, Yunanistan üzerinden İran’a ve ötesine uzanan deprem hattı üzerinde.

 

“Depremle yaşamaya alışmalıyız” diye beylik bir laf var. “Madem ki binalarını depreme dayanıklı yapamıyorsun, öyleyse öl” anlamında kullanılan bir laf.

 

İnsanımıza nerede, nasıl bina yapılacağını öğretemeyenler, bir başka tedbirin de yolunu kapatıyorlar, “Deprem önceden tahmin edilemez” diyerek.

 

Merkezi idare ve belediyeler depremle yıkılmayacak şehirler kurma veya şehirleri yenileme faaliyetlerine devam etsinler, tamam.

 

Ancak bu, depremi önceden tahmin etmeye yönelik bir kurum oluşturulmasına engel değil. Bazı ukalaların “Bugüne kadar dünyada deprem tahminiyle ilgili çok çalışma yapıldı ama yüzde yüz başarı sağlanamadı, öyleyse gereği yok” demesi de bilimsel bir tavır değil. Edison’u bilirsiniz, ampulü 2001’inci denemesinde icat edebildiği söylenir. Derler ki kendisine, 2000 kere boşu boşuna zaman harcamış olmadınız mı? “Hayır”, der, “ben bilim dünyasına hangi 2000 yöntemle ampulün icat edilemeyeceğini ispat ettim.”

 

Depremleri önceden tahmin edebilmenin onuru, niçin bizim memleketimizin insanlarına nasip olmasın.

 

Önerim kısaca şunlar:

 

1. Yalnızca deprem tahmin yöntemlerinin sistemleştirilmesine yönelik olarak bir kurum oluşturulmalı,

 

2. Bu kurumun yönetim kademelerinde çalışanlar, her türlü fikre açık olmalı, özellikle depremin önceden tahmin edilebileceğine inanmalı,

 

3. Bu kurumda çalışanlar, işin önemine inanmalı,

 

4. Kurumda her yöntem ayrı ayrı incelenmeli ve değerlendirilmeli,

 

5. Kurumu oluşturan binalar, yöntemin uygulanabileceği konumdaki yerlerde olmalı, örneğin gökyüzü gözlemi yapılacaksa, her yönde ufukların gözlemlenebileceği yüksek bir yerde olmalı,

 

6. Kurum her türlü uydu ve radar verilerinden yararlanmalı,

 

7. Bu konuda değişik yöntemler deneyen kişi ve kuruluşlar, isterlerse bu kurum çatısı altında yarı bağımsız şekilde faaliyetini sürdürebilmeli,

 

8. Her farklı yöntemle yapılacak tahminler değerlendirilmeli, süreç içinde tahminde kullanılamayacak yöntemler elenmeli,

 

9. Deprem tahmininde yararlı olabilecek yöntemlerin uygulanabilmesi ve geliştirilebilmesi için gerekli her türlü mali ve teknik donanım sağlanmalı,

 

10. Tahminde kullanılabilecek yöntemler, bir bütünlük oluşturacak şekilde sistemleştirilmeli.

 

 

SONDAN BİR ÖNCEKİ SÖZ

 

Deprem, Türkiye’nin ilk ona giren önemli sorunlarından biri. Kimse bunu görmezlikten gelemez. Özellikle de devlet. Devletin görevi sürüyü gütmek olmamalı. Gayesi, varlık sebebi olan insanlarının mutluluğunu sağlamak olmalı. Doğal olarak önce hayatta kalmasını sağlamak. Elli bin kişinin öldüğü bir depremde, elli kişiyi enkaz altından kurtarmakla da övünmemeli. Zira şu ana kadar yapılan bu.

 

Her nasılsa profesör olmuş bazı zevatın, deprem tahmin yöntemi geliştirmeye çalışan çeşitli bireysel girişimleri, incelemek ve gerçekliğini araştırmak yerine alaylı sözlerle mahkum etmeye çalışması, statik beyin yapısından kaynaklanan komplekslerin derecesini göstermektedir.

 

Devlet bu komplekslerden uzaktır, uzak olmalıdır. Buluşlar ve icatlar, gelişime ve düşüncelere açık toplumlarda boy gösterir.

 

Umut, hep umut.

 

 

 

2006

 

Hasan KOCABAŞ

 

 

 

 

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş;
Copyright © 2015 hasankocabas.com.tr Online Kullanıcı : 4 | Bu Günkü Ziyaretçi : 258 | Toplam Ziyaret : 486,909

                      ortakfikir tasarım ofisi