Menü

 

 

GEÇMİŞTEN İZLER

 

 

 

DOĞDUĞUM ŞEHİR

 

Ortasından Kelkit Irmağı’nın aktığı geniş ovaya açılan vadi çevresinde kurulmuş bir şehir : Niksar.  Tokat iline bağlı bu şirin ilçe “Yeşil Niksar” olarak da anılmaktadır.

 

Danişmendliler Devletine başkentlik de yapmış olan bu şehir, Bizans’tan Osmanlıya uzanan tarihi eserleriyle, kendisine özgü yapı özellikleri taşıyan evleriyle, türbeleriyle, kalesiyle, Ayvaz Kaynak Suyu çıkan mesire yeriyle bir kültür merkezidir. Şehri Bizanslılardan fetheden Melik Ahmet Danişmend Gazi, adını verdiği tepede yatar.

 

Vadi ortasından geçen Çanakçı Deresi, Maduru Deresinden beslenir ve Kelkit Irmağına dökülür. Vadinin bir yanında Karşıbağ ve Harmancık, bir yanında Melik Gazi Tepesi, Niksar Kalesi, Tepe ve Şakşak Tepesi yükselir.

 

Kelkit Irmağı, söğüt ve kavak ağaçlarının oluşturduğu yeşilin her tonuyla kuşak bağlamış gibidir. Dönekse Seyir Terası’ndan manzaraya doyum olmaz. Ova, ekim alanlarıyla, meyve bahçeleriyle ve sebze bağlarıyla donanmıştır. Niksar’da yeşille su bütünleşmiş haldedir.

 

 

 

EVİMİZ

 

Niksar’ın Sıragöz Mahallesi. Adı nedense İsmet Paşa Mahallesi olarak değiştirilmiş, ama bu adı kimse kullanmaz: Herhalde meş’um hatıralar canlandırdığı için.

 

O zamana göre şehrin girişindeki meydanda akaryakıt istasyonu vardı. Meydanın altı hem futbol sahası, hem tören alanıydı. Meydana beş adet yol açılırdı : Dört ana yol, şehir merkezine, Reşadiye’ye, Tokat’a ve Erbaa’ya açılırdı. Daha dar olanı evimizin bulunduğu mahalleye çıkan dar bir yoldu. Bu yola girip de başınızı kaldırdığınızda, küçük bir cami ile karşılaşırsınız: Ali Hocanın Camisi. Ali Hoca, bu caminin imamıdır ve yüzlerce hafız yetiştirmiş biridir.

 

Camiyi geçer geçmez sağda dik yokuş halinde bir sokak yükselir. Sokağı tırmanmaya başlayınca soldan üçüncü ev bizim evimizdi. Sokağa açılan genişçe bir avlumuz vardı. Avluya girişte sağda tek odalı yeni bir bölüm vardı, burada genellikle misafirler kalırdı. Karşıda iki oda ve bir sofadan oluşan doğup büyüdüğümüz ahşap evimiz.  Bu evin bodrumunda iki bölümlü ahır vardı. Ahırda mutlaka bir eşeğimiz ve birkaç tane ineğimiz bulunurdu. Evimizle tek odalı bölüm arasında samanlık ve kiler. 

 

Yapı bölümünün üst kısmı, taş duvarlarla çevrilmiş bahçemizdi. Bahçemizi dut, incir, şeftali, ayva ve nar ağaçları süslerdi. Bahçede türlü sebzeler yetiştirirdik. Satmak için yetiştirdiklerimiz ise marul, maydanoz ve yeşil soğandı. Bir sepet içinde şehirde satmak görevi genellikle bana düşerdi. Dükkan dükkan dolaşır, marul ve yeşil soğan satardım. Askerlik Şubesi’ndeki albay en iyi müşterimdi, uğramadan geçmezdim. Birgün okul çıkışı karnemi görmüş ve elli kuruş ödül vermişti.

 

 

 

BABAM

 

Hüseyin ve Ruhsat : Dedem ve ninem. Bir önceki durakları, Artvin’e bağlı Ardanuç ilçesinin Gılacet (Bereket) köyü. Daha öncesinde Kafkasya’dan göç. Seferberlik öncesi Niksar’a gelirler ve Hacılı Köyüne yerleşirler. Köyün ağasından hemen hemen köyün yarısını kapsayan arazi satın alır ve parasını verirler, ertesi gün ilçede tapu devri yapılacaktır. Ancak o gece ağa ölür veya öldürülür, oğulları da satışı inkar ederler.

 

Seferberlikte dedem savaşa gider ve bir daha dönmez. Dedem savaşa giderken, ninem babama altı aylık hamiledir. Babam altı yaşındayken annesi de vefat eder, 14 yaşına kadar Şavşat’taki dayısı Hasan’ın yanında kalır ve sonra yeniden Niksar’a gelmek üzere yola çıkar. Çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra 21 yaşında Niksar’a ulaşır. Evlenir, büyük zelzelede eşi ölür ve annem Hayriye ile evlenir.  

 

Annem büyük zelzeleyi şöyle anlatırdı : Ezanın Türkçe okunmaya başladığı zamanlardı. Hocalar “Tanrı uludur, tanrı uludur” diye bağırmaya başlar başlamaz, bir gümbürtü koptu. Camlar kırılıyor, evler yıkılıyor, yer yerinden oynuyordu. Her tarafı çığlıklar kaplamıştı.

 

 

Kendi dilinden babamı anlatan bir kaç dörtlük:

 

 

 “Kadir Mevla’m budur senden dileğim

Tarikat yolundan ayırma bizi

Daima isyandır ahvalim benim

Lutf-ı hidayetten ayırma bizi

 

Coşkun çaylar gibi durmaz çağlarım

İsyanım pek çoktur daim ağlarım

Melül mahzun yar yoluna bakarım

Nazlı yar yolundan ayırma bizi

 

Fahri Kainattır yarimiz bizim

Bilen ancak odur halimiz bizim

Mahşere varınca yolumuz bizim

Sancağı altından ayırma bizi

 

Osman Kocabaş der nedir bu halim

Bu varlık içinde bu kıl ü kalim

Sırat köprüsüne varınca yolum

Evliya yolundan ayırma bizi”

 

 

 

“Halk içinde aciz kulum

Dost bağında gonca gülüm

Pirim Veyis tozlu yolum

Yüzümüze basan geçer

 

Söz içinde gizli halim

Sırrı zemburdandır balım

Desti sakidedir elim

Arzı bade alan geçer”

 

 

Kimisi “Adalı Osman“ derdi babama, kimisi “Uzun Osman”, kimisi “Kara Osman”, kimisi de “Sakallı Osman.”  Uzun boylu, siyah beyaz karışık sakallı bir insandı.  Elbisesi genellikle yamalıydı. Alnından itibaren başının ön kısmında saçları dökülmüştü. Soğuktan korunmak için başına örme başlık takardı, 1960 darbesinden sonra bir müddet (mecburen) terekli kasket taktıktan sonra yeniden örme fesine döndü.

 

Beş vakit namazını kılar, Ali Hocanın olmadığı zamanlarda camide namazı o kıldırırdı. Hemen her gün bir miktar Kur’an okur, namazlardan sonra başını göğsüne gömer, uzunca bir müddet elinde tesbih zikrederdi.

 

Babasına Molla Hüseyin derlermiş, dedesine ise Molla Ragıb. Ragıbın kaynatası ise Molla Dede. Artvin ili Ardanuç ilçesi Bereket (Gılacet) Köyüne giderek öğrenebildiğim bu kadar.

 

Kur’anı Kerim okumayı nasıl öğrendiğini şöyle anlatırdı : “Öksüz kalıp memlekete götürünce, dayım Molla Hasan namaz surelerini öğretmişti ezberden. Dayımın yanından ayrıldıktan sonra bir köyde çalışmaya başladım. Köyün ağası, oğluna Latince öğretmemi istedi, öğrettim. O da bana bir Kur’anı Kerim hediye etti. Niksar’a gelince kendi kendime ezberimdeki sureler vasıtasıyla harfleri ve Kur’an okumasını öğrendim.”  Osmanlı Türkçesini de da okur, yazardı.

 

Daha çok kış gecelerinde komşular bizim evde toplanırdı. Babam, sandıktan Arapça harflerle yazılmış kitaplardan birini çıkarır, kendisine has ezgi ile okur, ara ara da açıklamasını yapardı.  Bunlar genellikle Ahmediye, Muhammediye ve Sireti Nebi adlı eserlerdi. En çok zevk aldığımız kitap, Peygamber Efendimizin hayatını, gazalarını anlatan Sireti Nebi idi.  Hazreti Ali’nin, Hazreti Ömer’in, Hazreti Ammar’ın, Hazreti Halid bin Velid’in, Hazreti Hamza’nın, Hazreti Caferi Tayyar’ın olağanüstülüğe ulaşan kahramanlıklarını hayranlıkla dinler; hep onlar gibi olmanın hayallerini kurardım.

 

Arkadaşı Durmuş Kılıçarslan’ın dilinden babamın son anları: “Vefatına üç saat kadar kala Kur’anı Kerim isteyip okumaya başladı. Arada dinleniyor, salavat getiriyor, tekrar okumaya devam ediyordu. Bir an geldi ki Kur’anı Kerimi kapatıp bize verdi, gözlerini kapıya çevirip gülümseyerek “Geldi” dedi, şahadet getirip ruhunu teslim etti.”

 

Durmuş Kılıçarslan içki ve kumar müptelası, namaz ve orucun ne olduğunu bilmeyen, Karayolları Şube Müdürlüğü’nde çalışan, üzerinde rejimin gayesine ulaştığı bir insandı. Fakat babam onu o haliyle kabul etmiş, arkadaş olmuştu. Değişmesi için de herhangi bir telkinde bulunmamıştı. Babama “gardaşlık” derdi.  Aradan iki sene geçti. Ada’da birgün çayır biçilmiş, tapul edip yığın halinde düzenliyorduk.  Şehirden ezan sesi yükselmeye başlayınca babam işi bırakıp abdest aldı. Namaza duracağı sırada Durmuş Amcanın sesini duyduk “Gardaşlık, akşam temizleneyim de yarın ben de namaza başlayacağım. Namaz kılmayı ve sureleri bana da öğretirsin.”  Üzüm üzüme baka baka sararmıştı.

 

Biz de fakir olmamıza rağmen, bir komşunun zor durumda kaldığını öğrenirse yardım eder, elinde yoksa başkasından borç alır komşunun ihtiyacını karşılardı. Bize de “Namerde muhtaç olmayın” derdi.

 

“Allah’tan korkun” derdi. “Allah’tan korkan kötülük yapmaktan sakınır. Allah’ın her an sizi gözetlediğini unutmayın.”

 

Birgün sinemada “Yunus Emre” filmi oynatılıyor. Gardaşlığı Durmuş, gidip seyretmeye ikna ediyor ve sinema salonuna giriyorlar. Işıklar sönüyor ve gelecek proğramın reklamı gösterilmeye başlanıyor. Babamın deyişiyle “Bir erkek bir taraftan, bir kadın da öbür taraftan peydahlanıyor ve birbirlerine sarılıyorlar.”  Sarılır sarılmaz da babamın sesi perde perde yankılanıyor : “Burası Müslüman yeri değil!”  Ve bırakıp çıkıyor dışarıya. Peşinden de arkadaşı. Filmin henüz başlamadığını, gösterilen şeyin reklam olduğunu söyleyerek gönlünü yapıyor babamın. Reklamlar sona erince tekrar giriyorlar salona. “İlkti, son olsun” diye yemin etti.

 

 

ANNEM

 

 

Bir Anadolu kadını. Anadolu’nun havasına ve manasına uygun tavır ve yaşantı. Kendi halinde evinin kadını ve çocuklarının anası. Her şart altında rıza ve tevekkül.  Babamdan daha kısa, fakat orta boylu.

 

Adı Hayriye. Babasının ismi Ahmet. Niksar’ın Karşıbağ mahallesinden. Annesi annem küçükken vefat etmiş, babası da yeniden evlendikten sonra.

 

Bebekken çok ağlarmışım. Susturmaya çalışır, başaramayınca o da başlarmış benimle birlikte ağlamaya.

 

En büyük duası, “Allah canımı babanla birlikte alsın.”  Öyle oldu.

 

1960 darbesine kadar siyah çarşaf giymişti.  Darbeden sonra polisler tarafından engellendi.

 

 

 

ÜÇ GÜN İÇİNDE

 

Komşu bir kadın vardı : Şükriye Teyze...  Bilmediğim bir sebeple annemle Şükriye teyze arasında bir gün münakaşa çıktı.  Anladığım kadarıyla Şükriye teyze annem hakkında bir iddiada bulunmuş ve iddiasında ısrar etmişti. 

 

Bir gün, annem bahçemizden, Şükriye teyze sokaktan yine münakaşa ediyor, komşu kadınlar da seyrediyordu. Şükriye teyzenin ısrarı karşısında annem “Eğer iddian doğru ise üç gün içinde Allah benim canımı alsın, eğer sözlerin iftira ise Allah üç gün içinde senin canını alsın” dedi ve eve girdi.

 

Şükriye teyze iki gün sonra vefat etti.

 

 

 

ÇOCUKLUĞUM

 

1952’de doğduğum gün annemin ninesi “Bu çocuk ekmeden biçer” demiş.  Pek de öyle olmadı.

 

Babam çiftçilikle uğraşırdı. Kelkit Irmağının aktığı ovanın üst kısmı ada diye anılır. Adada sulama işlemi olmaz. Toprak kendiliğinden sulak olduğundan, tarlaların çevresine hendek kazılır. Bu suretle toprak altındaki fazla su hendekte toplanır ve arazide ekim yapmak mümkün olur. Adada üç tane tarlamız vardı. Bunlarda genellikle çayır yetiştirir, biçip kışın hayvanlara yedirir, bazan da satardık.

 

Ayrıca babam sebze yetiştirmek için bağlar, fasulye, şekerpancarı, mısır veya karpuz yetiştirmek için tarlalar kiralardı. Merkebin iki yanına asılı sepetler (heğler) içinde tarlalara ve bağlara götürülürdük. Bazan da heğ içine değil de merkebin semerine binmek için ablam ve ağabeyimle yarış ederdim.

 

Dört kardeşten üçüncüsüyüm. Ağabeyim Hüseyin, ablam Nezaket, kardeşim Mustafa.

 

Karpuz tarlasında, bir avcıdan, vurduğu kekliği isteyişim... Behiye teyzemin bahçesinde dut dalını kırışım ve annemin ninesinden dayak yeyişim... Annemin dayısının (Mehmet) bahçesindeki rengarenk güller... Küçücük ellerimle tuttuğum kocaman kürekle, kazılan hendek içindeki toprakları kenara atmaya çalışmam... Geceleyin bağ sularken, birdenbire sular içinde hoplayan balıkları yakalayışımız...  Mahalle arkadaşlarıyla, ellerimize birer dal parçası alıp “kaldır elleri” oynayışımız... Delikli yüz paralarla “simidim tuzlu almayan boynuzlu, simidim taze almayan kepaze” diye bağıran “Deve” lakaplı adamdan simit alışımız...  Dört tekerli arabayla limonata, meyve, kavun, karpuz satışımız... Komşu çocuklarıyla oynadığımız evcilik ve sinme bitti (saklambaç) oyunları... unutamadığım çocukluk anıları.

 

 

 

ANNE, BEN OKUMAYI ÖĞRENDİM!

 

Altı yaşında var yoktum. Şu anda ziraat bankası bulunan yer boştu ve buraya çevreden çöp dökülürdü.  Arkadaşlarla ne aradığımızı bilmeden çöpleri karıştırıyoruz. Bir zarf buluyor ve açıyorum. İçinde iki yüzü de el yazısıyla yazılmış katlı bir kağıt. Açıyorum kağıdı ve o zamana kadar büyük harfleri bile tanımayan ben, birdenbire kağıttaki elle yazılmış yazıları okumaya başlıyorum. Bu bir mektup.

 

Elimde mektup şaşkınlık içinde eve koşuyorum, kapıdan girer girmez bağırıyorum : Anne, ben okumayı öğrendim!”  Evde annemin ninesi de var.  İkisi de inanmıyor. Mektubu okuyorum, “uyduruyorsun” diyorlar.  Çünkü ikisi de okumasını bilmiyor.  Akşam ağabeyim eve gelince annem olayı anlatıyor. Ağabeyim de “Hadi be, nerden biliyormuş okumasını?” diye alay ediyor.

 

Ona da okuyorum mektubu. O günden itibaren de okuyup yazmaya devam ediyorum.

 

 

 

OKUL KAÇKINLARI

 

Albayrak İlkokulu’nda, üçüncü sınıftayım. Üç senedir öğretmenimiz Adil Kantarcıoğlu.   Çalışkanlık bakımından öğretmenin gözdelerindenim.

 

Bir Çarşamba günü sınıf ve mahalle arkadaşlarım Bedrettin ve Mustafa ile okula değil gezmeye gidiyoruz. Perşembe günü de. Cuma günü yine okula gitme niyetimiz yok. “Haydi bizim bağa gidip şeftali yiyelim” diyorum. Bahçeler arasındaki yoldan sebze yetiştirmek üzere kiraladığımız bağa doğru ilerliyoruz.

 

Bir ayva ağacının dalı yola sarkmış. Bir ayva koparıyorum ve ceketin cebine koyuyorum daha sonra yerim diye. İlk hırsızlığım.

 

Bağa ulaşınca şeftali koparıp yemeye başlıyoruz ki annem, ablam ve kardeşim heğler yüklenmiş eşekle bağa giriyorlar. Arkadaşlar annemleri görünce kaçıyorlar. Annem seslenince orada kalakalıyorum.

 

Annem elimden tutup yonca bahçesine götürüyor “Cezanı baban versin” diye.

 

Babam “Bunun ne işi var” diyor anneme. “Okuldan kaçmış” diyor annem. Gözü cebime takılıyor babamın. “O ne?” diye soruyor, “Ayva” diyorum.  Yola sarkmış bir daldan kopardığımı söyleyince, “Demek izinsiz başkasının malını alırsın” diye ayvayı kafamda parçalıyor. İlkti son oluyor.

 

Akşama kadar yonca bağında çalışıyoruz, eve gidince ikinci posta dayağı da yiyorum okuldan kaçtım diye.  Sabahleyin kapı çalınıyor, bir bekçi babamı karakola çağırıyor.  Meğer öğretmenim üç gündür okula gitmedim diye karakola bildirmiş.

 

Okul kaçkınlığım da bu suretle sona eriyor.

 

 

 

BABAM KIZAR

 

Saadettin Elibol diye bir sınıf arkadaşım vardı. Çok samimiydik. Bazen ben onların evlerine gider, bazen da o bizim evimize gelirdi. Derslere birlikte çalışırdık. Babasının Dumanlı adında lastik ayakkabı fabrikası vardı.  Alevi meşrebinden olduğunu sonradan öğrendim, Aleviliği de.

 

Bir gün Saadettin şöyle dedi : “Hasan, ben de senin dinine girerdim ama babam kızar.”

 

Aradan yıllar geçti. Deniz Gezmiş gurubunun Niksar’a bağlı Kızıldere Köyünde vurulması olayında Saadettin ve ağabeyinin bu guruba yardım ve yataklık ettiğini ve tutuklandıklarını söylediler.

 

 

BURUK SEVİNÇ

 

Yıl 1977. Manevi köklerimin beslenmesinde önemli katkısı olan Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ten bir beyit, Tercüman gazetesinin Ramazan sayfasında :

“Ey genç adam, yolumu karış karış bilirsin; / Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!”

 

Günlerce süren hüzün, tekrar göremeden ölecek diye.

 

Önceden bir kez Büyük Doğu gazetesindeki odasında görüşmüştük Üstadla. Selamlaştıktan sonra sormuştu "Niçin geldin?" diye. Ben de "Sizi görmeye geldim efendim" diye cevap verince lafı yapıştırmıştı: "Eee, gördün işte, ne olacak?" Bir müddet sohbetini dinlemiş, bazı sorular sormuş, cevaplar almış ve ayrılmıştım.

 

On gün kadar sonra bir ilan. Üç gün sonra İstanbul’da, MTTB salonunda 50. Yıl Jübilesi var. Ağlıyorum, gidemeyeceğim diye. Çünkü Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin bıraktığı tarikat halifesi olarak görüyorum o günlerde, eserleriyle beslendiğim Üstadı.

 

Sonra borç alıp yola çıkıyorum. İçimde coşkulu bir sevinç. İstanbul’da, hastaneden yeni çıkan Şaban Coşkun’la buluşup jübileye katılıyoruz.

 

Salondan çıktıktan sonra yeniden ağlamaya başlıyorum. Şaban, niçin ağlıyorsun, diye soruyor. Keşke gelmeseydim, diyorum; keşke hanımını ve kızını o halleriyle görmeseydim.

 

Yıkılıyorum, içimdeki “Üstadı mürşidi kamil sayan” duygularımla birlikte. Yalnızca üstad kalıyor.

 

Her olanda ve olmayanda, önceden bilemeyeceğimiz bir hayır vardır.

 

 

ŞİMDİLİK DERS VERELİM

 

1980, Suşehri.  Üç amcaoğlu: Yadigâr, İhsan, İsmail…  Üçü de öğretmen. Yadigâr ve İhsan, Ülkü Ocaklarından ayrılıp Mehmed Zahid Kotku Efendi’ye bağlananlardan.

 

Benim Hukuk Fakültesi sınavları için İstanbul’da bulunduğum günlerden birinin akşamında, İhsan, Yadigar, İsmail, İlyas ve Turgut, Yeşil Çarşıdaki taş bina kahvede sohbet ederlerken konu tarikatlara gelir ve İsmail, Allah dostu veliler aleyhinde konuşmaya başlar.  Ağır ve çirkin ifadeler kullanması İhsan, Turgut ve Yadigar’ın çok zoruna gider ama cevap da vermezler. Sonra herkes evine gider, İsmail ise Yadigar’ların evinde yatar.

 

İstanbul’dan dönüşümde, İsmail ve Yadigar ayrı ayrı anlattılar:

 

Yadigarların evi aynı kapıdan girilen bitişik iki daire halinde. Boş dairede İsmail yatar, Yadigar da diğer dairede. İsmail uyur uyumaz pencerenin camı kırılarak içeriye üç kişi girer. İkisi beyaz elbiseli, beyaz sarık ve sakallıdır; diğeri ise siyah. Siyah giysili, siyah sarık ve sakallı olanı diğerlerine dönerek “Konuşmalarının cezası olarak canını alayım mı?” diye sorar. Diğer biri “Ya Azrail, şimdilik biz bir ders verelim, eğer anlamazsa sen canını alırsın” derler. 

 

Azrail olarak hitap edilen geldiği gibi gider.

 

Diğerleri, ellerinde beliren sopalarla İsmail’e vurmaya başlarlar. Öyle vururlar ki İsmail’in çığlıkları yan dairede yatan Yadigar’ı uyandırır. Yadigar koşarak İsmail’in yattığı daireye girer, İsmail ayaktadır ve bir yandan “Yeter, vurmayın” diye haykırırken, bir yandan da elleri ve kollarıyla başını ve vücudunu korumaya çalışan hareketler yapmaktadır. Yadigar İsmail’i zorlukla uyandırır

 

İsmail o günden sonra düşünce ve siyasi görüş bakımından tümüyle değişti.

 

 

 

GÖNÜLOĞLU MAHALLESİNDEKİ AYAKKABI TAMİRCİSİ

 

 

1980, Suşehri. 12 Eylül darbesinden bir ay kadar sonra. Günlerden Cuma. Saat 11.00 civarı. “Seni emniyetten çağırdılar” diyorlar, gidiyorum.

 

“Otur hoca” dediler, oturdum. İmam Hatip Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapıyorum o sırada. “Sen MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) başkanıymışsın, bilgi alacağız” diyorlar. (12 Eylül darbesiyle birlikte Ülkü Ocakları ve CHP Gençlik Kolları başkanları göz altına alınmış ve Sivas’a gönderilmiş durumda)

 

Diyorum ki “Biz Yönetim Kurulu olarak altı ay kadar önce istifa ettik, istifa dilekçesinin bir suretini de dernekler masasına verdik ve MTTB’nin Suşehri Şubesi’ni fesh ettik”  Dosyaya baktılar, doğru. Çay ısmarladılar, içmeye başladık. İçmez olaydım. O sırada içeriye tıknaz bir başçavuş girdi, “Kim bu?” diye sordu, “Hasan Kocabaş” dediler, “Atın içeri” diye kükredi. “Suçum ne?” diye sordum, “Sen bilirsin” diye bağırdı. Ve attılar beni bodrum kattaki nezarethaneye.

 

Sonradan öğrendim ki “montofon” lakaplı kaymakam, Adalet Partisi ilçe başkanı, İmam Hatip Lisesi’nden MHP’li iki öğretmen, emri veren başçavuşla içki alemi yapmışlar ve benim mutlaka içeri atılmam konusunda karar vermişler.

 

Aslında suçumu da biliyordum, 1975’te geldiğim Suşehri’nde iki üç arkadaşla birlikte, 150-200 genç Müslüman oluşumunu sağlamıştık, İHL öğrencilerinin MHP’li olmasını önlemiştik ve lider olarak Hasan Kocabaş görülmüştü hep.

 

Nezarethaneye girdim, içeride hırsızlık suçundan yakalanmış biri daha var. Daracık ve karanlık bir oda, bir hücre. Bir köşede, içinde ne olduğu belli olmayan bir benzin varili. Daracık, demir korkuluklu bir pencereden sızan ışık, birer karartı halinde yerlerdeki insan pisliklerini açığa çıkarıyor. İçeride dolaşmak mümkün değil. Demir korkuluklara tutunup bir üst kat koridorundaki pencereye bakıyorum. Böylece saatler geçiyor. Kolumdaki saati demir korkuluktan sızan ışığa yaklaştırıyorum, saat 15.30’u gösteriyor.

 

Hücrede ağır bir koku.  Dayanma gücüm bitmiş halde. Mehmed Zahid Hoca’mın tarif ettiği zikri tamamlıyorum 16.10’a kadar. Dualar ediyorum, beni buradan kurtarsın diye Rabbıma. Zaman ağır bir yük taşıyormuş gibi ilerliyor. Aklımı yitirmek üzereyim, ellerimi açıyorum ve içimden “Allah’ım, eğer beni saat 17.00’ye kadar buradan kurtarmazsan bir daha sana ibadet etmeyeceğim” diye geçiriyorum. (Keşke hayırlısıyla kelimesini de ekleseydim)

 

Saat 17’ye 5 dakika kala hücrenin kapısı polis tarafından açılıyor ve “hoca, telefonun var, haydi yukarıya diyor.”  Rabbıma şükürler ediyorum.

 

Telefonda Selami. Selami Uzun. “Hasan, nasılsın” diyor selamdan sonra. “Şu anda karakoldayım, içeri attılar, ona göre konuş” diyorum. Arkadaş şaka sanmış, devam ediyor: “Celal’e söyle, Gönüloğlu Mahallesindeki ayakkabıcıya tamir için bıraktığı ayakkabılarımı göndermesin.”   “Dediğinden bir şey anlamıyorum” diyorum ve gerçekten de anlamıyorum. O ısrarla Celal’e söylediklerini iletmemi istiyor.

 

Sonuçta telefonu kapatıyoruz. Bir iki saniye sonra yan odadan komiser geliyor bulunduğumuz odaya. Konuşmamızı paralelden dinlemiş. “Gönüloğlu Mahallesinde ayakkabı tamircisi yok, bu eski ayakkabıdan maksat ne?” diyor. Verecek cevabım yok.

 

Sonradan öğrendiğime göre Selami, Celal’e eski bir tabanca bırakmış; Celal bunu tamir ettirip Selami’ye gönderecekmiş.

 

İfadem alındıktan sonra götürüyorlar beni Jandarma Karakolu’na. Jandarma eşliğinde bodrum kata iniyoruz. Bir odanın kapısını açıyorlar. Oda genişçe. Toprak seviyesine açılan aydınlık penceresi var. Bu pencereden girebilen ışıkla odada loş bir aydınlık oluşuyor. Adımımı odadan içeri atıyorum. Odada iki tane ranza var. Jandarmalar açıklama yapıyor: “Şansın varmış, iki gün önce köy karakolundan iki jandarma arkadaş geldi, ranzaları onlar için indirmiştik.”

 

Abdest almak için izin istiyorum, veriyorlar. Sonra kapıyı kilitleyip gidiyorlar. Akşam ve yatsı namazlarımı kıldıktan sonra yatıyorum. Sabah uyanıp jandarmalara sesleniyorum abdest almak için, kapıyı açıyorlar. Bakıyorum zeminde su var, bir karışa yakın. Abdestimi alıyorum, jandarmalara suyun sebebini soruyorum, banyo kazanından sızdığını söylüyorlar, “dün akşam yoktu ama” diyemiyorum.  Ranzanın üstünde namazımı kıldıktan sonra oturuyorum. Su nedeniyle odada dolaşabilmek mümkün değil. 

 

 

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş;
Copyright © 2015 hasankocabas.com.tr Online Kullanıcı : 6 | Bu Günkü Ziyaretçi : 259 | Toplam Ziyaret : 486,910

                      ortakfikir tasarım ofisi