Menü

 

 
SAĞLIKLI YEMEK – İÇMEK
 
 
 
Yemekten önce ve sonra eller yıkanmalı, ağız suyla çalkalanmalıdır.
Yemekten önce ve sonra ellerin ve ağzın yıkanması müstehaptır yani güzel görülmüştür. Ancak eller temizse yemekten önce yıkanmayabilir. Çünkü Peygamber Efendimiz bazen yemekten önce yıkamamıştır.
“Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktır.” (Ebu Davud)
“Kim Allah’tan, evinin bereketini artırmasını isterse yemekten önce de sonra da elini yıkasın.” (İbni Mace)
Selman (RA) anlatıyor: “Tevrat’ta şunu okudum: “Yemeğin bereketi, yemekten sonra el ve ağzı yıkamaktadır. Bunu Peygamber’e (ASM) anlatınca, şöyle buyurdu: “Yemeğin bereketi, hem yemekten evvel hem de yemekten sonra el ve ağzı yıkamaktadır.” (Ebu Davud, Tirmizi)
“Peygamber (asm) süt içti, su getirtip ağzını çalkaladı ve şöyle dedi: “Bunda yağ vardır.” (Tirmizi, Buhari, Ebu Davud)
“Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıflatır.” (Taberani)
“Şeytan veya değişik mikrop, böcek ve bakteriler hassas ve yalayıp yok edicidirler. Kendinizi onlardan koruyun. Her kim elinde yemek bulaşığı ve kokusu varken yatıp uyursa ve geceleyin kendisine bir şey olursa kendisinden başka kimseyi suçlamasın.” (Ebu Davud, İbn Mace)
 “Şüphesiz şeytan çok hassas ve artıkları yalayıcıdır. Kim elinde et kokusuyla yatıp da daha sonra başına bir şey gelirse, asla kendi nefsinden başkasını kınamasın.” (Ebu Davud, Tirmizi)
Bu sünnete uyulması halinde üç kazanç birden elde edilecektir: İlk olarak Allah ve Resulünün rızası kazanılacaktır. İkinci olarak eve ve yemeğe bereket gelecektir. Üçüncü olarak da yemekten önce yıkamakla mikroplar temizlenecek, yemekten sonra yıkamakla da ellerde ve ağızda mikropların oluşması engellenecektir. 
 
 
Yemeye ve içmeye "bismillah" diyerek başlanmalı, "elhamdülillah" diyerek bitirilmelidir.
Yemeye ve içmeye başlarken “Bismillah”, yedikten veya içtikten sonra “Elhamdülillah” demek sünnettir. Hatta tasavvuf erbabından bazıları her lokma veya yudumdan önce ve sonra bu kelimeleri söylemeyi alışkanlık haline getirmiştir.
“Biriniz yemek yerken “Bismillah” desin. Başta söylemeyi unutursa sonunda “Başında da sonunda da Bismillah” desin.” (Ebu Davud, Tirmizi)
Allah Resulü ashabından altı kişi ile birlikte yemek yiyordu. Bir bedevi gelip yemeği iki lokmada bitirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Eğer o besmele çekseydi yemek hepinize yetecekti.” (Tirmizi)
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Kişiye sofrası kurulur; sofra henüz kaldırılmadan bağışlanır.” “Niçin bu böyle olur ey Allah’ın Resulü!” diye sorduklarında şöyle cevap vermiştir: “Çünkü o, sofra kurulduğu zaman besmele çeker, kaldırıldığı zaman Elhamdülillah der.” (Taberani)
“Allah, bir şey yiyip içtikten sonra kendisine hamdeden kimseden razı olur.” (Müslim, İbn-i Mace)
 
Yemeye ve içmeye başlarken besmele çekmek, ilk olarak yenilen veya içilen şeyi bereketlendirir, doygunluk oluşturur, fazladan yemeyi engeller. Dolayısıyla OBEZİTE veya fazla kilo sorunu da oluşmamış olur.
İkinci olarak, besmele çekmek, içileni ve yenileni güzel görmek, güzel bir nimet olarak kabul etmek anlamına gelir. Hiçbir varlık evrensel enerjiden bağımsız değildir. Güzel düşünen, güzel şeyler söyleyenler çevrelerine güzel enerji yayar ve çevrelerini güzelleştirirler. “Bismillah” denilerek içilen, “Ne güzel nimet” diye övülen su zerrelerinin muntazam ölçülerde kristalleştiği ve daha yararlı hale geldiği artık herkesçe bilinen bir olgudur. Aksine değer verilmeyen, kötü görülen su kristallerinin eğilip büküldüğü, şekilsiz hale geldiği, mikroskopla çekilen resimlerde açıkça görülmektedir. Bu hususta su ile yemek arasında fark olmadığı kanaatindeyim.
 
 
Yemeğe tuzla başlanmalı ve tuzla bitirilmelidir.
Yemeğe birkaç tanecik tuz yiyerek başlamalı ve birkaç tanecik tuz yiyerek bitirilmelidir.
Efendimiz Hazreti Ali’ye “Ya Ali yemeğe tuz ile başla.” (Şir’a)
“Yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitirenin vücudundan Allahü teâlâ yetmiş hastalığı giderir.” (Riyazunnasıhin)
"Kim yemeğe tuzla başlarsa Allah ondan 70 çeşit belayı giderir." (Süneni Beyhaki)
"Katığınızın efendisi tuzdur." (Kütübü Sitte)
Yemeğe başlarken birkaç tanecik tuz yemek, öncelikle ağız içindeki zararlı bakterileri yok eder. Çünkü antiseptik özelliktedir. Yemekten sonra yenilen birkaç tanecik tuz da dişler arasında kalan karbonhidratları parçalayıp eritir ve böylece diş çürümelerini önler.
İkinci olarak sindirirmin ilk aşaması olan sefalik fazı harekete geçirir. Tükürük bezleri hareketlenir, ağız içindeki sindirim ve karbonhidrat parçalanması kolaylaşır. Mide ve bağırsak sağlığı için de yararlıdır.
Bedenin sıvı – elektrolit dengesinin sağlanmasında yararlıdır.
Sinir sistemine ve kas sağlığına yararı vardır.
Yiyeceklerdeki minerallerin kan hücrelerince emilimine ve hücrelerdeki zararlı toksinlerin hücre dışına atılmasına yardım eder.
 
 
Oturarak yenilmeli, oturarak içilmelidir.
Yemek, yer sofrasında veya oturarak yenilmeli, kuruyemişler hariç bir yere dayanılarak yenilmemeli, ayakta veya sokakta dolaşırken bir şeyler yemekten sakınılmalıdır.
Bunlar obezite (fazla kilolar) başta olmak üzere sindirim sistemi hastalıkların en önemli sebeplerindendir.  
“Peygamber Efendimiz (asm) ayakta su içmekten ve yemek yemekten nehy etmiştir.” (Bezzar, Ebu Ya’la)
“Çarşıda, sokakta yemek yemek alçaklıktır.” (Taberani)
Kalade (ra) Peygamber Efendimiz (asm) hakkında: “Onun sükrucce denilen tahta sofra (yüksek sofra, masa) üstünde yemek yediğini hiç görmedim.” buyurdu. Kalade’ye (ra): “Peki, ne üzerinde yemek yerdi.” diye sordular: “Sofra üzerinde yerdi.” diye cevap verdi. (Buhari)
“Bir yere dayanarak yemek yemeyiniz.” (Buhari)
“Peygamber’in (asm) yaslanarak yemek yediği hiç görülmemiştir. İki adamın onun ardından gittiği de vaki değildir. Üç kişi olduklarında aralarında yürürdü. Toplu oldukları zaman birini öne geçirirdi. (Ebu Davud)
 “Eğer ayakta su içen kimse, midesine verdiği zararı bilseydi, içtiği suyu
şüphesiz ki geri kusardı.” 
(Abdürrezzak 10/427 hadis 19588)
“Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse, kusmaya çalışsın.” (Müslim eşribe Hadis 116)
Ayakta yemek veya ayakta içmek bağırsak hastalıklarının en önemli sebebidir. Zira oturarak yenilip içildiğinde, yiyecek ve içecekler 12 parmak bağırsağına hemen geçemez ve midede işleme tabi tutulur. Mide asitleri hem yiyecekleri emilime hazırlar, hem de mikroplardan arındırır. Oysa ayakta yenilip içilenler bakımından bu işlem gerçekleşemeyecek, yiyecek ve içecekler doğrudan 12 parmak bağırsağına aktarılacaktır. Bu da iltihaplı bağırsak hastalıklarına, Metabolik bozukluklara sebep olacaktır.
Zemzem suyu ise ayakta içilir. Peygamber Efendimiz öyle yapmıştır.
 
Yemek, sıcak haldeyken yenilmemeli, ılıması beklenmelidir.
“Yemeği soğutun! Zira sıcak yemek, bereketsiz olur.” (Taberani)
Yapılan araştırmaya göre yemeği sıcak yemek mide kanseri riskini artırmaktadır. Aynı risk gırtlak ve boğaz kanseri için de geçerlidir. Ayrıca müslüman tıp bilginlerine göre, sıcak yemek, sağırlığa, görme bozukluklarına, dişlerin ve yüzün sararmasına, hafıza gücünün zayıflamasına sebep olmaktadır. Ağız yaralarının ve aftların temel sebebi de çok sıcak yemek ve içmektir. Zira aşırı sıcak yiyecek ve içecekler ağız, boğaz ve mide dokularının yapısını bozmaktadır.
Ayrıca çok sıcak yenilen yemeğin lezzetinin anlaşılması mümkün değildir. Doyma hissini de engeller. Örneğin bir oturuşta 1 adet sıcak ekmek yenilebilirken soğuduktan sonra ancak üçte biri yenilebilmektedir. Bu da fazla kilo demektir.
Sıcak yiyeceklerin gereksiz biçimde kanlanmayı artırdığı, dolaşım sistemini bozduğu, ödeme sebep olduğu ve bedenin zarar gördüğü de bilimsel gerçeklerdir.
 
 
Acıkmadan yenilmemeli, doymadan kalkılmalıdır.
Az yenilmelidir. Acıkmadan sofraya oturulmamalı, doymadan kalkılmalıdır. Mide ve bağırsaklar tıka basa doldurulmamalıdır. En fazla yenilecek miktar, midenin üçte birini dolduracak kadardır. Kalan kısmı hava ve su ihtiyacı için saklanmalıdır. Az yemekle doyabilmek için, yemeğe başlarken mutlaka besmele çekilmelidir.
“Âdemoğlu karnından daha kötü bir kabı doldurmamıştır. Âdemoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Mutlaka bundan fazla yemesi icap ederse, midesini üçe bölsün: “Üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefesine ayırsın.” (Tirmizi)
“Birçok hastalığın gerçek sebebi çok yemedir” (C. Sağır 1/36) .
“Allah’a en sevgili olanınız; az yiyenleriniz, vücut bakımından da hafif olanlarınızdır” (Kenzü\’l Ummal 3/7084).
“Hastalığın evi midedir. Tedavinin özü perhizdir.”
Tıka basa yemek ve içmek, obezitenin, mide bağırsak gazlarının, mide şişkinliğinin, damarlarda problem varsa kalp krizlerinin temel sebeplerindendir. Üstelik sıcak yeniyorsa ülser ve gastrite de sebep olabilir.
 
 
Yemeğin ve içeceğin içine üfürülmemeli, solunmamalıdır.
Bu, hem ağız ve boğazdaki bakterilerin yemeğe ve suya sirayet ederek kirletmesine, hem de yakında bulunan kişilerin iğrenmesine sebep olabilir.
Ağızda ve boğazda faydalı bakteriler de bulunmasına rağmen, her bakteri, bulunduğu beden bölümünde yararlıdır.
“Peygamber Efendimiz (asm), yiyeceklerin, içeceklerin ve hurmanın içine üfürülmesini yasakladı.” (Taberani)
 
 
Su veya diğer helal içecekler en az üç nefeste içilmelidir.
Her içişten önce “bismillah” ve sonunda “elhamdülillah” demek müstehaptır. İki içiş arasında bardak ağızdan uzaklaştırılıp nefes alınmalıdır. Aksine hareket etmek birçok hastalığın sebebidir.
Peygamber A.S. her hangi bir şey içtiği zaman üç nefeste içer ve şöyle derdi: “Bu şekilde içmek daha kandırıcı, sağlık için daha faydalıdır” (Müslim eşribe Hadis 123;Ebu Davut eşribe Hadis 3729; Tirmizî eşribe Hadis188) .
“Devenin içtiği gibi suyu bir nefeste içmeyiniz. Bardağı her defasında ağızdan uzak tutarak iki veya üç nefeste içiniz. İçerken besmele çekiniz, içtikten sonra da \’Elhamdülillah\’ deyiniz” (Tirmizî eşribe Hadis 1885) .
“Sizden biriniz su içtiği zaman yavaş yavaş içsin, bir nefeste içmesin.
Zira suyu bir nefeste içmek karaciğer iltihabı (ve nefes tıkanıklığı) meydana getirir”
 (Adürrezzak 10/428 Hadis 19594).
"Suyu çocuğun memeyi emmesi gibi için. Depodan doldurur gibi içmeyin. Ondan ciğer hastalıkları zuhur eder."
Suyu aralıklarla içmenin ve aralarda nefes almanın bir çok yararı vardır. Öncelikle su beden hararetini gidermek için içilir. Ancak hararetin de yavaşça düşmesi ve dengelenmesi önemlidir. Zira vücut ısısının birdenbire düşürülmesi, ısının mikrop öldürücü özelliğinin ortadan kalkmasına ve iltihaplı hastalıklar oluşmasına sebep olabilir.
İkinci olarak birdenbire çok miktarda içilen soğuk su, kan damarlarının büzüşmesine ve zamanla dejenerasyona uğramasına sebep olabilir.
Üçüncü olarak biz su içerken sindirim sistemiyle hücreler arasında Metabolik faaliyetler devam etmektedir. Birdenbire çok miktarda içilen suyun, Metabolik faaliyetlerde asit – baz ve beden sıvısı dengesini bozması ihtimal dahilindedir.
 
 
Güneş ışınlarının ısıttığı su içilmemeli ve yıkanmakta kullanılmamalıdır.
Hz. Aişe (R.A): “Peygamber A.S. yanıma gelmişti. Ben ise, güneşte su ısıtıyordum. Bunun üzerine ”Ey Aişe! Böyle yapma! Zira güneşte ısınmış suyu kullanmak abraşlık (Alaca, sedef) gibi cilt hastalığı meydana getirir” buyurdu. (Dârekutnî taharet 1/38 Hadis 2)
Güneş ışınlarının zararlı etkisi Ekvatora yakın bölgelerde daha fazladır. Gölgede bu etki azalır. Hadisi Şerifteki etkinin, güneş ışınlarının doğrudan temas ettiği sular hakkında düşünmek daha doğrudur.
Güneşle gelen ultraviyole ışınları, cilt yanıklarının yanı sıra, cildin kırışmasına, lekeler oluşmasına ve erken yaşlanmaya da davetiye çıkarıyor. Ultraviyole ışınlarına maruz kalan bölgelerde, koyu sarı veya kahverengi “güneş lekeleri” meydana gelebiliyor. Güneş ışınlarına maruz kaldıkça bu lekeler daha koyulaşıp belirginleşiyor. Genellikle 5 ile 10 mm çapında olan bu lekeler açık renkli, sarışın kişilerde ve yaşlılarda daha sık görülüyor. Genç insanların cildinde gerginliği sağlayan ve yaşla azalan “tip 1 kollagen” adlı protein güneş ışınlarının etkisiyle azalıyor. Böylece ciltte buruşmalar ve erken yaşlanma meydana geliyor. Güneş ışınları cilt kanseri riskini de arttırıyor. Cilt kanserleri, deri üzerindeki bir benin renk, boyut ve görünün olarak değişmesi ile kendini gösteriyor. Kenarları düzensiz, koyu kahve veya siyah renkli ve gittikçe büyüyen yeni bir ben gelişimi, şüphe uyandıran bulgular arasında sayılıyor. Özellikle açık tenli sarışın veya kızıl saçlı, renkli gözlü insanların cilt kanserine yakalanma riski daha fazla bulunuyor. 
Elektromanyetik Radyasyon niteliğindeki ultraviyole ışınlarının sirayet ettiği su ile yıkanılan beden bölgelerinde, aynı etkinin meydana gelmesi kaçınılmaz.
Alttaki yazı, bu hususta fikir verebilir. Ayrıca ultraviyole ışınlarının 2 metre derinliğe kadar suya sirayet ettiği unutulmamalıdır.
 
 
Solar Radyasyon Ve Deri Üzerine Etkileri
Hazırlayan: Prof. Dr. Ayşen Karaduman
Hacettepe Üniv. Tıp Fak. Dermatoloji A.B.D.
Güneş, dünyamız için vazgeçilmez enerji kaynağı olarak canlıların günlük yaşantılarını etkileyen, değişik dalga boyunda ışınları ve bu ışınların değişik güçteki etkileri ile biyolojik olayları başlatan, sürdüren, hızlandırıp yavaşlatan ve sonuçlandıran güçlü bir düzenleyicidir.
Ultraviyole ışınları, tıbbın birçok alanında olduğu gibi dermatolojide de tanı ve tedavi amacıyla kullanılırlar.
Ultraviyole ışınları, yeryüzüne ulaşan solar radyasyonun yaklaşık % 5' ini oluşturur ve dalga boyları 100-400 nm arasındadır. Bunun % 95-98'i UVA, % 2-5' i UVB'dir, UVC ise yeryüzüne ulaşmadan stratosferik ozon tabakasında absorbe edilir. UVA; 320-400 nm, UVB; 280-320 nm, UVC;100-290 nm dalga boylarındadırlar. UVB ışınları başlıca güneş yanığı, bronzlaşma, erken deri yaşlanması ve kanser gelişimi olmak üzere birçok biyolojik etkiden sorumludur. UVA ışınları ise doza bağlı olarak eritem, bronzlaşma, yaşlanma ve kanser oluşumuna neden olmaktadırlar, ancak bu etkilerin ortaya çıkması için UVB ışınlarının 1000 katı kadar ışın dozuna gerek vardır. UVC ışınları ise karsinojeniktir ancak yeryüzüne ulaşamazlar. Deriye ulaşan solar radyasyonun miktarı; ışınların açısı, mevsim, bulunulan yerin ekvatora olan uzaklığı, stratosferik ozon konsantrasyonu, yükseklik, çevre kirliliği, bulut kütlesi gibi etmenlere bağlı olarak değişiklik gösterir. UVA ve UVB ışınları normal deri üzerinde akut ve kronik etkilere sahiptirler. Deriye özgü fotobiyolojik reaksiyonlar, UVR (Ultraviyole Radyasyonu) enerjisinin derideki özgül moleküller ya da kromoforlar tarafından absorbe edilmesi ile başlar. Bu enerji ya doğrudan fotokimyasal etki ile ya da DNA'nın yapısal proteinleri üzerinde dolaylı oksidatif etki ile yıkıma yol açar.
Solar Radyasyonun Normal Deri Üzerindeki Etkileri
Ultraviyolenin normal deri üzerindeki akut etkilerinin en belli başlıları; güneş yanığı (inflamasyon) ve bronzlaşma (melanogenezi uyarması), diğer biyolojik etkiler ise lokal ve sistemik immünsüpresyon, stratum korneum, epidermis ve dermisin kalınlığını artırması, vitamin D'nin fotosentezidir.
İnsan derisinin UV ışınlarına verdiği eritem ve pigmentasyon yanıtı genetik olarak belirlenir. Buna göre deri tipleri şöyle sıralanabilir.
Deri Tipi I: Kolay yanar, asla bronzlaşmaz
Deri Tipi II: Genellikle yanar, seyrek olarak bronzlaşır
Deri Tipi III: Hafif yanar, genellikle bronzlaşır
Deri Tipi IV: Asla yanmaz, her zaman iyi bronzlaşır
Akut Etkiler
İnflamasyon: Güneş yanığı inflamasyonu (eritem), ultraviyole ışınlarının ilk ve en bilinen akut deri yanıtıdır. Özellikle açık tenli kişilerde, eritem, ısı artışı, ağrı ve ödem gibi inflamasyonun klasik belirtileri biçiminde ortaya çıkar. Eritem oluşumundan UVB ışınları sorumludur, UVA'nın aynı etkiyi oluşturması için UVB'nin 1000 katı kadar bir enerji gerekir. UVB'ye bağlı eritem güneş ışınları ile temastan sonraki birkaç saat içinde başlar 6-24 saatte en üst düzeye ulaşır, birkaç günde solar ve yerini soyulma ve bronzlaşmaya bırakır. Güneş ışınlarının DNA ve proteinler gibi kromoforlarca absorbe edilmesi moleküler ve hücresel yıkıma yol açar.Bu olgu sırasında ortaya çıkan prostaglandin gibi mediatörler damarlarda genişlemelere ve inflamasyona neden olur. Prostaglandin inhibitörleri eritemin erken evresini kısmen baskılar ancak oluşan yıkımı önlemez.
Pigmentasyon:Ultraviyoleye pigmentasyon yanıtı ani ve geç bronzlaşma olmak üzere iki aşamalıdır. Ani bronzlaşma UVA ile oluşan eritemi izleyen deride var olan melaninin oksidasyonu ve keratinositlerin transferi sonucu oluşmaktadır. UV ışınları ile temastan sonra saniyeler içinde oluşur birkaç saatte solmaya başlar. Eğer ışına daha fazla maruz kalınırsa geç pigmentasyon (vitiligo, ala) gelişebilir. Geç bronzlaşma ise orta boylu UV' ye maruz kalmayı izleyen 24-72 saat sonra epidermal melanin oluşumunun artması ile gelişir. UVB'ye maruz kalma sonucu birkaç saatte başlar günler ya da haftalar sürebilir. Tek temas sonucu melanositlerin aktivitesi artar, melanosit sayısının artması için daha fazla doza gerek vardır.
Hiperplazi:Ultraviyole ışınlarının uyardığı inflamasyon, uyarılma eşiği arttığında deride yalnızca bronzlaşma değil aynı zamanda stratum korneum, epidermis, dermisde kalınlaşmaya neden olur. Özellikle açık tenlilerde ve vitiligosu olanlarda tek UVB dozundan sonra stratum korneum kalınlaşır. Bu deriyi güneş yanığından 10-20 kat korur. Hiperplazi, akut UV ile karşılaşmayı izleyerek hem DNA, RNA ve protein sentezinin artması hem de epidermal, daha az olarak da hücre çoğalması aktivitesinin artması sonucudur. UV ışınları keratinosit hücre sayısında artışa birçok inflamatuar mediatörlerin salınmasına neden olur. Bu kalınlaşma açık tenli kişilerde, bronzlaşmadan daha fazla koruyuculuk sağlar.
İmmünolojik Değişiklikler:UV ışınları epidermal Langerhans hücrelerinin sayıları ve işlevlerini etkileyerek onların antijen sunma yetisini azaltır. Bu bozukluk antijene özgü T hücrelerinin gelişimini uyararak geç tipte aşırı duyarlılığın baskılanmasına yol açar, tümör reddini engeller. UV ışınları Langerhans hücre (LH) işlevlerinin düzenlenmesinde rolü olan keratinosit ve diğer inflamatuar hücrelerin işlevlerini de bozarak bunların LH hücreleri üzerindeki düzenleyici görevlerini olumsuz etkilerler. Bağışıklığın baskılanmasında UV absorbe eden, kromofor olan ürokonik asid önemli rol oynar.
Vitamin D sentezi:UVB ışınları, orta dozlarda epidermal 7- dehidrokolesterolü, provitamin D3'e dönüştürmektedir. Provitamin D3 günler içinde izomerize olarak plazma D vitamini bağlayıcı protein ile dolaşıma katılmaktadır.
Geç Etkiler
Fotoyaşlanma:Deri yaşlanması iç ya da dış (çevresel) etmenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Çevresel etmenlerden en önemlileri doğal ya da yapay ultraviyole ışınlarıdır. Bu ışınlara uzun süreli ya da yineleyici biçimde maruz kalma ile derinin tüm yapı ve işlevlerinde giderek bozulma sonucu fotoyaşlanma belirtileri görülür. Vücudun güneş gören bölümlerinde yaşla birlikte ortaya çıkan değişikliklerden ultraviyole ışınları sorumludur. Epidermal değişikliklerden UVB, dermisdeki değişikliklerden hem UVB, hem de UVA sorumludur. Fotonların hücresel DNA' ya doğrudan etkisi, UVA ve UVB ışınlarının ortaya çıkardığı serbest radikaller, reaktif oksijen ürünlerinin dolaylı etkisi olduğu düşünülmektedir. UVA 'ya sunuk kalma sonucu, kollajenin yapısında; çok sayıda çapraz bağ oluşumu, çözünürlüğünde azalma, denatürasyon gibi değişiklikler olur. Bütün bu değişiklikler fotoyaşlanma ile sonuçlanır. Fotoyaşlanma sonucunda deride klinik olarak elastoz, ince ve kalın kırışıklıklar, kuruluk, gevşeme, kabalaşma, kılcal damar kümeleri, düzensiz pigmentasyon, yer yer sarımsı renk, çok sayıda iyi ya da kötü huylu tümörler görülür.
Fotokarsinogenez:Doğal ya da yapay ultraviyole ışınlarına uzun süreli maruz kalma sonucu insanlarda ve deney hayvanlarında deri kanseri oluştuğu bilinmektedir. Deney hayvanlarında kanser oluşturan ultraviyole ışınının dalga boyu 280-320nm olan UVB olduğu gösterilmiştir. Uzun dalga boylu UVA(320-400nm) ışınları UVB ışınımına eklendiğinde karsinogenez oluşumu artar. UVR ışınımına maruz kalma nükleer DNA'da ardışık değişikliklerle sonuçlanır. UVB ve UVC'nin hücre ölümü, mutasyon ve transformasyon gibi etkileri için ana hedef yapı DNA'dır. UVR (290-360nm) etkisi ile insan derisinde pirimidin dimerleri oluştuğu invivo olarak gösterilmiştir. Bu fotoürünler, eğer onarım da bozuksa DNA yıkımına ve mutasyona neden olur. Ayrıca UV etkisi ile tümör süpresör gen (P 53 geni) mutasyonu da olmaktadır. Diğer taraftan UV ışınları, Langerhans hücre işlevlerini bozarak immün sistemi baskılar. Bütün bu etkiler ve mutasyona neden olma, hücre bölünmesini bozarak tümör gelişimine neden olur.
Ultraviyole ışınları etkisi ile en çok yüzde yerel bazal hücreli karsinom, skuamoz hücreli karsinom gibi melanom olmayan deri kanserleri ve bunların öncüleri olan solar keratoz ve lentigolar gelişir. Melanom olmayan deri kanserlerinin gelişiminde alınan kümülatif doz önemlidir. Melanom gelişiminde ise uzun süreli temastan çok, yinelenen ve deride yanık oluşturacak şiddette UV ışınlarına maruz kalma önemlidir.
Güneş Işınlarından Korunma
Güneşten korunmada temel ilkelerden birisi kişinin eğitimidir. Bu eğitici programlarda insanlar; uzun süre güneşlenmenin zararları, güneşe çıktıklarında bilinçli koruyucu ürün kullanmaları, konusunda bilgilendirilmelidirler.
Güneşten Koruyucular
Güneşten koruyucular (GK), UV ışınlarını absorbe etme yansıtma ve dağıtma yoluyla deriye ulaşmalarını önleyen yerel ilaçlardır. Güneşten koruyucular güneş yanığını önlerler, fotoyaşlanma izlerini azaltırlar, UVA' ya bağlı kronik fotoyıkımı ve immünsüpresyonu azaltır, deri kanserlerinin oluşumunu önlerler.
Güneşten Koruyucu Ürünlerin Özellikleri:Bir güneşten koruyucunun etkinliği bu ürünün Güneş Koruma Faktörü (GKF) değerine dayanır ve ürünün deriyi güneş yanığına karşı koruyabilme yeteneğini gösterir. Deride eritemin görülebilmesi için güneş altında kalınan en kısa sürede alınan ışın dozuna Minimal Eritem Dozu (MED) denir. GKF değeri; koruyucu uygulanmış deri alanındaki MED'in, uygulanmamış derideki MED'e oranı alınarak hesaplanır. Deri tipi I-II olanlar; GKF ;15-30, deri tipi III-IV olanlar ise GKF; 10-15 olan koruyucuları seçmelidirler. İyi bir GK ürün; suya, terlemeye, sürtünmeye ve buharlaşmaya dayanıklı olmalı, kokusuz ve renksiz olmalı, irritan, toksik ve duyarlandırıcı olmamalıdır. Bir güneşten koruyucunun etkinliğini sürdürebilmesi için, uygun bir taşıyıcı içinde olması ve suyla ya da terle uzaklaştırılmaya dayanıklı olması, hem UVB hemde UVA'yı absorbe etmesi gerekmektedir. Güneşten koruyucu ürünler solüsyon, jel, krem ve merhem olarak hazırlanırlar.Güneş koruyucu önerilirken kişinin deri rengi ve tipi, ışık duyarlılığı olup olmadığı (bu durumda hem UVB, hemde UVA' yı filtre edenler seçilmeli), mesleği ve açık hava aktiviteleri, kontakt duyarlılığı olup olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Tam koruma sağlamak için güneşten koruyucu deri yüzeyine ince bir tabaka oluşturacak miktarda (birim alana 1,5-2mg.) uygulanmalı ve homojen olarak olarak dağıtılmalıdır.
1) Kimyasal Koruyucular:UV ışınlarını absorbe ederek, deriye girişini azaltırlar. Yalnızca UVB'yi ve hem UVB hem de UVA'yı (320-360 nm den kısa dalga boylarını) absorbe edenler olmak üzere iki çeşittirler. PABA (Para Amino Benzoik Asit), PABA esterleri ( Padimat -A, Padimat- O, Escalol 505), sinnematlar (oktilsinnemat) ve salisilatlardır. UVA ve UVB absorbsiyonu yapan benzofenon ve antralinatlar 340 nm dalga boyularındaki ışınları kısmen absorbe ederken, dibenzoilmetanlar UVA'nın daha uzun dalga boylarını absorbe ederler. Yaz mevsiminde tercih edilmelidirler. Kimyasal koruyucular renksizdirler ve kozmetik kabul edilebilirlikleri fazladır.
2) Fiziksel Koruyucular :UV ışınlarını yansıtma ve dağıtma yoluyla fiziksel bir bariyer oluştururlar.Hem UVA hemde UVB' ye karşı iyi bir koruma sağlar. Ancak opak olduklarından kozmetik kabul edilebilirlikleri kötüdür, suda erimeye direçlidirler fakat güneş etkisi ile ısınma sonucu erirler iki saatte bir yenilenmelidirler. Bu gruptaki koruyucular; titanyum dioksit, çinko oksit, talk, magnezyum oksit, kaolin (aliminyum silikat), ferrik oksit, zirkonyum oksit gibi maddeleri içeririler. Genellikle burun, kulaklar ve dudaklar gibi sınırlı alanlarda kullanılırlar. Mesleki olarak sürekli güneş altında kalanlarda, ışık duyarlılığı olanlarda (lupus, kseroderma pigmentosum gibi) kullanılması gereklidir.
3) Kombine Koruyucular:Hem UVA hem de UVB içeren kimyasal koruyuculara fiziksel bir koruyucunun eklenmesi ile elde edilirler. Deri tipi I ve II olan açık tenli kişilerde etkili bir koruma sağlar.
Güneşten koruyucuların; irritan kontakt dermatit, kontakt allerji, fototoksisite ve fotoallerji oluşturma gibi yan etkileri vardır. Bu etkiler PABA ve PABA esterleri, koruyucu içindeki koku vericiler ya da koruyuculara bağlıdır.
Son yıllarda güneşten koruyucuların deri kanseri oluşturma riskini arttırdıklarına dair görüşler ortaya atılmıştır, ancak; güneşten koruyucuların doğrudan deri kanserine neden olmaktan çok GK kullanılmasının, uzun süre güneş altında kalmayı cesaretlendirmesine bağlı olduğu da savunulmaktadır. Güneşten koruyucuların çoğu UVB'yi tümden UVA'yı kısmen filtre ederler. Bu nedenle UVA ışınının büyük bir kısmının deriden geçmesine ve daha uzun süre UVA ışınlarına maruz kalınmasına ve böylece UVA ışınlarının daha derin tabakalara penetre olmasına yol açarak kanser oluşumuna neden olabileceği ileri sürülmüştür.
 
Akşam yemeği mutlaka yenilmelidir.
“Bir miktar hurma bile olsa akşam yemeğini yiyiniz, çünkü akşam yemeğini kaldırmak ihtiyarlık ve güçsüzlüğe sebep olur.” (Tirmizi)
 
 
Altın ve gümüş kaplardan su içmekten ve yemek yemekten sakınılmalıdır.
"Saf ipek ve atlas elbise giymeyiniz (bu yasak erkekler için geçerlidir). Altın ve gümüş kaptan bir şey içmeyiniz. Altın ve gümüş tabaklardan da yemek yemeyiniz" (Buhârî, Et‘ime 29), (Müslim, Libâs 5)
“Gümüş veya altın kaplarla su içen kimse, karnına cehennem ateşi doldurmuş olur.”(Müslim, Libâs, 1-2)
Su ve yemek için en sağlıklı kaplar cam, ahşap ve seramik kaplardır. Diğer metaller hızla oksitlenir ve öncelikle sindirim sistemine, dolayısıyla da tüm vücuda zarar verirler. Bu hususta altın, gümüş, alüminyum, bakır kaplar hem zehirleyici (toksik), hem de özellikle alüminyum kanserojendir. Bakır kapların kalaylandıktan sonra kullanılması da bu zehirleyici etkisini ortadan kaldırmak içindir.
Oral yolla, yani ağızdan alınan altın, yaygın deri reaksiyonuna yol açan toksik etki yaratabildiği gibi, idrarda kan ve albümin belirmesine neden ola­bilen böbrek bozukluklarına ve kanda­ki akyuvar sayısının azalmasına yol aça­bilir. Altın, aynı zamanda, karaciğere de zehirli etki yaparak, kusma, ishal ve sarılığa neden olabilir.
Oral yolla, yani ağızdan alınan fazla gümüş ise ARGYRİA (ciltte mavi-gri bir renklenmenin oluşması) rahatsızlığına yol açar. Ayrıca gümüşe karıştırılan demir, oksitlenmeye / paslanmaya ve suyun yapısının bozulmasına yol açabilir.
 
 
Hasan KOCABAŞ
 
 

 

 

 

 

 

Bu Yazıyı Paylaş;
Copyright © 2015 hasankocabas.com.tr Online Kullanıcı : 7 | Bu Günkü Ziyaretçi : 203 | Toplam Ziyaret : 437,954

                      ortakfikir tasarım ofisi